YAL DÜŞMANI


Hava iyice bozuyor. İleriler pusardı. Annemler varmışlar mıdır ki dedemin köyüne? Varmışlardır, varmışlardır. Traktörle iki saatlik yol ne de olsa.  

Ne vardı annem bana “oğlum, biz gitmek zorundayız. Çünkü dayın, deden için sabaha çıkarsa çok iyi dedi. Hava bozuk. Traktörün arkasında üşür hastalanırsın. Bu yüzden istemesem de seni evde bırakmalıyım.” demeseydi de tarlanın başındaki bu ıssız evde tek başıma kalmasaydım. Babam, “korkmaz benim aslan oğlum. Hem emmisinin yani amcasının evi koşarak yirmi dakika uzakta” deyince yutkundum. “Daha on iki yaşındayım ben. Korkarım” diyemedim.  Yalnızlıktan çok fırtınanın sesi, şu puslu hava ürpertiyor beni.  Kar bastırdı bastıracak. Tipiye döner sonra da. Ya bir de annemler dönemezse? Offf, dayanacağım artık. Dedem ağır hasta çünkü. Tam da kışa girdiğimiz günlerde.  

Ah, yanımda ablam olsaydı şimdi! Ne vardı şehre gelin gidecek abla… Ya da ağabeylerim. Küçük ağabeyim Samsun’da üniversite okuyor. Bir ağabeyim askerde. Öbürü de inşaatlarda çalışıyor, büyük kentlerde. 

Evde rüzgârın sesinden başka çıt yok. Macunları neredeyse tümden dökülmüş pencerelerden soğuk işliyor, fırtınanın sesi geliyor. Bacadan içeri dolan korkunç bir uğultusu var rüzgârın. Sanki bir dev  bas bas bağırıyor kulağımın dibinde. Bu puslu havada ben, tarlamızın kıyısına yenilerde yaptığımız evimizde yalnızım. Korkuyorum. Çok korkuyorum. Eski evimiz ne iyiydi. Köyün içindeydi. Bir kayanın dibinde. Heyelan tehlikesi nedeniyle oradan ayrılmak zorunda kalınca köye uzaklaştık. Bir bisikletim olsaydı ah, emmimlere gidebilirdim belki gece bastırmadan. Gerçi olsa ne olacaktı ki… Bu şiddetli fırtınada nasıl gidebilirdim ki? Ne yürünür ne bisiklet sürülebilir bu pusta, soğukta. Şiddetli rüzgâr yüzüme vurdukça gözümü bile açamazdım.  Fırtına bisikletimi aldığı gibi savururdu üstelik. 

Hava bozunca çanak anten çekmez. Televizyon gitti bu yüzden. Çok sıkıldım evde. Bunaldım. Bacadan dolan uğultu ile ürperiyorum. Biraz dışarı mı çıksam? Kapı önüne. Alamancı emmimin çocuklarının bıldır burada unuttuğu firizbiyi alıp Yal Düşmanı ile oynayayım bari. Biraz vakit geçer böylece.  Yal Düşmanı, bizim köpeğimiz.

Zonguldaklı öğretmenim, “Yal Düşmanı ne demek” diye sormuştu. Hiçbir işe yaramayıp bir de evde ne var ne yok silip süpüren faydasız insanlara deniliyor Tuz Gölü civarındaki bizim köylerde bu deyiş. Yal Düşmanı’nın da babası Canavarboğan gibi canavarlara yani kurtlara göz açtırmayacak bir köpek olmasını beklemiş herkes. Ama Yal Düşmanı, değil koyun keçi sürümüze göz kulak olmak emmimin köpeğinin havlayışını ta ötelerden duysa kuyruğunu kıstırır, başını öne eğer, ayaklarımızın dibinde dolanmaya başlardı. Oysa babası Canavarboğan buralarda efsaneleşmiş bir köpek. 

Kavga sırasında kurtlara kaptırmasın diye Canavarboğan’ın kulaklarını daha yavru iken kesmiş babam. Kulağını kurda kaptıran köpek artık avdır zira. Annem de gök boncuktan tasma  yapmış boynuna. Bir iki kez  sürümüz otlarken kurtların saldırısına uğrayacak gibi olduysa da Canavarboğan yakaladığı kurtları fena yaralamış.  Daha önce bir adı yokmuş Canavarboğan’ın. Babam “gel oğlum” diye çağırırmış hep. Kurtlara, çakallara  göz açtırmayınca köylüler onu Canavarboğan bellemişler,  yavrularını daha doğmadan almak için sıraya girermiş bizim köylülerden başka etraftaki diğer köylüler de. Babam kimseyi kırmamış. 

Canavarboğan yaşlanınca babam kendisine de bir yavru kalsın isteyerek doğan yavrulardan birini evde bırakmış. Ona da ad vermemiş; kurtlara kaptırmasın diye onun kulaklarını da kesmiş.  Böylece yavru da kulağı kesiklerden olmuş.  O sıralar beş yaşımda olduğumdan az çok hatırlarım Yal Düşmanı’nın o hallerini. Büyüdükçe Yal Düşmanı’nın, babası Canavarboğan’a hiç benzemediğini herkes fark etmiş. Bu oyuncu köpekten ne çoban ne de bekçi köpeği olmazmış. Bir de her yalı yani mamayı yemezmiş önüne konulan. Etli yemek istermiş. Beslenmesi pahalıya patladığından babam ona  Yal Düşmanı adını vermiş sonradan. 

Frizbi rüzgârda savruluyor.  Nereye düştü ise Yal Düşmanı bulamadı henüz. Tarlanın taşlık kısmındaki iri çakıllar arasına sıkışmış olmalı. Babası Canavarboğan olsa frizbiyi daha havada kapardı. Pek uyuşuk bu köpek. Hah, bulmuş sonunda. Yok, oyun oynanmaz bu havada. Bunu biliyorum da içeride korktuğumdan dışarıdayım. Yine rüzgâr aldı götürdü frizbiyi. Yal Düşmanı bulup gelse de onu ahıra  sokup ben de eve girsem.  

Hadi ama Yal Düşmanı, bul artık frizbiyi. Üşüyorum. Hava giderek sertleşiyor. Birkaç dakika içinde kar nasıl sıklaştı. Tipi kapıda. Rüzgârın sesi mi değişti ne? Bu ses! Rüzgâr değil bu. Kurt mu yoksa? Kurt olsa neden ses çıkarsın ki, avına sessizce yaklaşması gerekmez mi? Karda kışta yaban hayvanlarının aç kaldığını söyler, puslu havada evden uzaklaşmazdı hiç babam. Kaç kez aç kalan tilkisinden çakalına köye inmişliği vardır kışları. Herkes bilir bunu. 

Kar artıyor. İleriler puslu. Yakında kuşbaşı yağan kardan gözlerimi açıp bakamaz olurum.  Şu ileride gölge gibi  görünen şey hareket mi ediyor? Koşar gibi. Kurt mu yoksa? Anacım.  Kurt bu. Kurt bu! Eve kaçmalıyım. Uzaktalar, yakınlaşmadan eve kaçmalıyım. Yal Düşmanı’nı da güvene almalıyım. Yal Düşmanı, nerdesin? Kokularını almadın mı canavarların daha? Seni oyuncu köpek! Yal Düşmanı, buraya gel. Hay Allah, gözükmüyor bu şaşkın köpek. Bekleyemem onu. Kurtlar evin etrafını sarmadan içeri girmeliyim.  Oh, nihayet eve attım kendimi. Pencereden bakayım, nerede kurtlar.  Hala uzaktalar. Beş taneler. Kapıda inilti  mi duydum? Bu kez kapıyı gören pencereden bakayım. Yal Düşmanı kapıda. Kapıyı tırmalıyor. Açmamı bekliyor. Öbür pencereye koşayım. Kurtlar eve doğru koşuyor; ama hala uzaktalar. Kapıyı açsam mı ki? Etrafta kurt var ama. Off… Yal Düşmanı alenen ağlıyor. Nasıl da titriyor korkudan. Zangır zangır. Yal Düşmanı ile göz göze geldim. Nasıl bakış o öyle. Yalvarıyor. Ağlıyor. İnliyor. Tir tir titriyor. Arka pencereye koşayım yine.  Canavarlar çok yaklaşmış. İki üç dakikaya  burada olurlar. Kapıyı açsam Yal Düşmanı içeri girse… Hadi  içeri girmekte gecikir de kurtlarla burun buruna gelirsem?  Yok canım, o bir köpek. Kendini korur. Açsam mı? Ya kurtlar da içeri girerse. Açsam mı… Yok yok. Kurtlar ha geldi ha gelecekken kapıyı açarsan güvende olamazsın. Yal Düşmanı dışarıda ama. Kurtların sesi pencerenin altında. Keşke bocalayacağıma bir an önce açsaydım kapıyı da  Yal Düşmanı’nı içeri alsaydım. 

Yal Düşmanı’nın etrafını sarmış beşi de. Şu öndeki liderleri galiba. Alfa olanı. Yal Düşmanı’na hamle yapacak. Tir tir titriyor Yal Düşmanı. Son bir umut pencereye, bana  çeviriyor başını. Yardım dileniyor benden. “Nasıl yaptın bunu bana” demek mi bu bakış? “Az önce oyun oynuyorduk. Oyun arkadaşıydık. Şimdi beni kurtların önüne attın” dercesine baktı bana. Bu havada frizbi oynamayı sen istedin. Aralarına sıkıştığı  taşlardan çıkarmaya uğraştıkça sıkıştı frizbi. Bir türlü çıkaramadım. Kurtları fark edince sen beni unutup eve kaçmışsın. Derken kurtlar yaklaşınca kapının önüne geldim ki beni eve al. Açmadın kapıyı. Canavarların çok ötede olmalarına rağmen. Ağladım. Koktuğumu gördün. Beni eve alacak vaktin olmasına rağmen almadın. Beni kurtlara yem ettin” der gibi. Benim yerimde babam olsaydı Yal Düşmanı bu hale düşer miydi? 

Baba… Anne… Yetişin. Kurtlar Yal Düşmanı’na saldırıyor. Boğazı kan içinde. Baba. Çek dişlerini Yal Düşmanı’nın boynundan  canavar. Çek. Yal Düşmanı, bakma bana öyle. Bakma… Biliyorum, suçluyum. Ben sebep oldum buna. Bu hale düşmeni önleyebilirdim. Bakma. Suçluyum. Bu olanlar benim yüzümden. Benim. Benim. 
*****
Kim bu adam? Ben neden bu loş kilerde bir köşeye çökmüş, başımı eğmiş, ikiye kırdığım bacaklarımı kollarım ile kavramış haldeyim? Neden titriyorum? Yok, titremek böyle olmaz. Bir öne bir arkaya kendimi atıp duruyorum. Bu adam neden ağlayarak boynuma sarılmış oğlum, oğlum diye sarsıyor beni. Neden ağlıyor bu yabancı? Kim bu? “Oğlum, bak buradayım. Yayındayım. Hava iyiden iyiye bozunca sen yalnız kalmayasın diye anneni bırakıp hemen geri döndüm. Oğlum kendine gel” diyor şimdi de. Yüzüme tokat atıyor bir de. “Kendine gel” diyor bana hep, neden? “Aklı gitmiş oğlumun”, aklını yitirmiş” diyerek ağlıyor. “Yal Düşmanı’nın canavarlarca parçalandığını görünce korkmuş olmalısın. Geçti oğlum. Ben yanındayım. Oğlum, ben babanım. Tanımadın mı beni?  Babanım, baban” diyor ha bire. Ben kimim? Yal Düşmanı da kim? Neden Yal Düşmanı denilince gözümden yaş aktı?  Hala “oğlum, delirdin mi, aklını mı yitirdin?” diyen adam, rahat bırak beni. Ben küçücük bir böceğim. Bir böceğim. Canavarlardan saklanıyorum bu duvar deliğinde. Kendimden saklanıyorum. Rahat bırak beni. 
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 18 - 27.01.2021 
YORUM EKLE