08 Nisan 2020 Çarşamba

Varılmamış Doruklardaki Yeni Sözler

20 Haziran 2017, 17:15
Varılmamış Doruklardaki Yeni Sözler
Ayşei Yasemin Yüksel (Acemi Demirci)

Evirdik çevirdik eskileri. Tersleri yüz yaptık. Yüzler zaten eskimişti.

Eskimiş ayı kırpıp kırpıp yıldız yaptık. Yıldızlar zaten küllenmişti. Pus girmişti araya; dalga değmemiş çakıl taşlarınca sönük kalmıştı pırıltıları. Aydan da olduk yıldız isterken. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olduk bir bakıma.

Yalçın kayalar bile aşındı, rüzgârmış, dalgaymış dövdükçe. Ufalanıp toz oldu heybetli kayalar, parçalandıkça. Oysa biz sadece lügat parçaladık.

Gittiğimiz yolu bitirip bitirip başa döndük. Yeniden yeniden arşınladık. Ne o yana saptık ne bu yandaki kestirme sapağı fark ettik. Havanda dövdüğümüz suydu aslında. Hala da su. Ve farkına hiç varamadık.

Az gittik uz gittik; dere tepe düz gittik. Gide gide başladığımız yere vardık; oysa hedefler varılmamış doruklar olmalıydı. 

Tohum büyütseydik yorulmazdık; ama bizi yoranları mesela trafiği  büyüttük. Tepesinden bakınca insanları karıncalar gibi gördüğümüz kulelere döndürdüktek katlı evleri. Sonrada bahçe içindeki pencere önü sardunyalı evleri özledik. Onca çalışma sırasında karıncalar bile karşılaşınca birbiriyle selamlaşırken biz selamlaşmayan robotlara döndük. Yetişeceğimiz saatlere odaklanmış, otomatikleşmiş.

En uzak mesafeleri kat etmeye atılan ilk adımla başlanır derler. O zaman  başa döndürmeyecek ilk adımı mı atmalı şimdi?  Ama atmadan önce de bir geriye bakmalı elbet…

Bakınca dünden bugüne, dün büsbüyük olanlar bugün küçücük. Dün küçümen olanlar mı? Bugün birer doymaz dev. Kent demek, baş edilemez mesafeler, yetmez zaman demek artık. Zaman demişken…

Oysa dünya hep yirmi dört saatte döndü. Dün de bugün de. İnsan eliyle değişimler semirip giderken bir günün süresi giderek cılız kaldı.Zamanın sınırıyla metropolün sınırsızlığı arasındaki çelişkinin girdabına düştük. Kentlerin sınırı aşar taşar da günün sınırı yirmi dört saatten bir adım şaşmaz.

Dün yani yüzyıllar  öncesiinsanına kalan zamanla bugünün  insana yetmeyen zamanı hayatın çelişkisi o halde.Bir yanda ha bire  büyüyen obur zaman tüketicileri öte yanda o büyüme karşısında çaresiz kalan  yirmi dört saat. Atmış yıl önce çalışan biri de sabah sekiz buçukta işe başlıyordu şimdiki de. Oysa atmış yıl öncenin küçücük kentlerindeki çocuklar evin arka sokağındaki, aynı caddedeki beş dakika mesafedeki okula giderdi. Servisler cirit atmazdı yollarda. 

Çocukluğumuzda başka ülkelerde bakkala bile araba ile gidilirmiş diye anlatıldığında  gülünürdü. Oysa  şimdi biz yaşıyoruz bir vakitler alaycı gülüşlerle dinlediklerimizi. Hem de en koyu çay deminde.

Bugün kent yaşamı içinde kaybolmuş insanlar her şeye yetişmeye çalışırken, dün aynı kentte yaşayan anne babaları farklışartlardaydı. Büyümek, bir kent için zor koşulların ağı demek çünkü. Eskilerde şehirlerde akrabalar birbirine yürüme mesafesinde otururken bugün araba ile bilmemkaç durak gidilip binilen metroyla kırk dakika yolculuk edildikten sonra inilip on beş dakika daha yürünmekte. Bunun bir de dönüşü var.  Toplamda bu gidiş gelişlerin yuttuğu zaman var. Öyle olunca da günlerin yetmemesi, insanların hiçbir şeye yetişememesi ve kendilerini unutması var. Bu şartlar, bir toplum için ne anlama geliyor, düşündük mü?

Koşturmaca içinde kendini unutmuş insanlardan oluşan bir topluma mı dönüştük o halde? Ki öyle de gözükmekte. Böyle bir toplumun hali nasıldır, nereye varacaktır? İşte şimdi bu sözleri toplamanın vakti. El bakımından sebze yıkamaya, alışverişten çocukların dersleriyle ilgilenmeye zaman isterken insanlarınsağlık için yürüyüşten hafta sonunu şehir dışında, göl, dere kenarında geçirmeye ayıracak vakti olmamasının doğurduğu ve doğuracağı  sonuçlarındüşünülmesi, yazılması çizilmesi, konuşulması vakti geldi çattı öyleyse.

Günün en azından on bir, on iki saati işe gidiş geliş için harcanan şimdilerde  insanlar bunaldı. Oysa sağlık için yedi saat uyku gerek. Ev temizliğinden yemek yapmaya, sirkeli, tuzlu suda sebzelerinyıkanmasına zaman gerek. Haa, öncesinde de gidip onları marketten seçip, dolaba yerleştirmek var. Hasta, bakıma muhtaç büyükler, çocuklar var. Haliyle bunlara nasıl yetişecekleri konusunda insanlarşaşkın. Bunu dar gelire benzetebiliriz. Hani etin, sütün, peynirin, tereyağının, kiranın, elektrik su, ulaşımın gideri belliyken  hem dengeli beslenip hem sağlıklı ortamda yaşayıp hem çocuklarına iyi eğitim verip hem kitap okuması istenen diyelim ki dar gelirliye döndü haller. 

Zamansızız. Koşturmaca içinde bitap kalmış halde. Soluksuzuz. Kalp krizleri alıp başını gitti  bu yüzden. Hafta sonları tatil olmaktan çıktı çoktan. Yığınla bekleyen ütülerin, ev işlerinin ve  ailebüyüklerininoldu.Pazartesi günleri işte, masa başındaki koltukta belki de hafta sonunun yorgunluğu atılıyor artık. İnsanlar özel zevkler edinemez oldu.

Yani sinemasından tiyatroya, fotoğraf sergisinden yağlıboyaresim sergisine, kitap fuarından  caddelerdeboş boş dolaşıp vitrin bakmaya, mahalle, okul, üniversite arkadaşıyla hiç olmazsa yarım saatliğine bir yerlerde oturup birer kahve içmeye  ayrılmış günler olacakken yıpratan günler artıkhafta sonları. Bu da yemek yapacak bile hali, zamanı kalmayanların ne bulurlarsa ayaküstü atıştırmaları, hiçbir özel zevkin, uğraşın olmaması, hayat önden koşarken kan ter içinde peşinden yetişmeye çalışmak anlamına geliyor.

Öyleyse durup düşünelim bir! Çoktan esnek çalışma saatine geçmiş gelişmiş ülkelere bakalım. Mesela Avrupa’nın başkenti bilinen şehirde altı saat kesintisiz çalışmak şartı var. Eğer öğle tatili isterseniz yedi saat. Sabah sekizde kartınızı okutursanız öğlen ikide altı saatiniz dolar. İsterseniz öğleden sonra ikide gider sekizde çıkarsınız.

Zamanı öğüten hayat koşullarıyla kuşatılmış metropollerde insanlara hafta sonları bile vakit kalmıyorsa bu, o iki gün yetmiyor mu demek? Eğer öyleyse hafta sonu tatili neden üç gün olmasın? Ve hafta sonları, otuz günlük yıllık izinler içinde sayılmasa mesela?Gün yirmi dört saate sabit; yetişilemez hızda büyüyen metropoller  o süreyi  yollarda, ulaşımda çar çur ederken  çocuğunu okula bırakıp karşılamaktan evin alışverişine, bakımına, işine, hastalara, büyüklereyetişmesi beklenen metropollü neye, nereye kadar yetişebilecek? 

Günü uzatamıyorsak, yirmi dört saate sıkışıp kalmış ve boğulmaktaki insanlarıyla toplum sağlığı nereye varacak ya?Bugünkü halimizin gerçeklerinin ışık tuttuğu yeni sözler bunlar.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (AcemiDemirci), 31.05.2017
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    ARŞİV