25 Ocak 2021 Pazartesi

ÜÇ DAKİKA VE SOZSUZLUK

23 Kasım 2020, 14:36
ÜÇ DAKİKA VE SOZSUZLUK
Ayşei Yasemin Yüksel (Acemi Demirci)

Meriç’in kulağı, annesinin radyodan dinlediği, tiyatro sanatçılarınca seslendirilmiş oyunda idi. Şimdiki televizyon dizilerinin radyo hali diyebileceğimiz oyunların yayın sırasının geldiğini haber veren müzik çalarken buğulu  bir ses arkadan programın adını söylerdi; “Arkası Yarın”. Hemen ardından da oyunun adı duyulurdu. Birkaç hafta sürecek  radyo tiyatrosu Sonsuz Hayat’ı pek sevmişti Jülide. 

Bugün, üçüncü bölümü yayınlanacak oyunun adındaki  sonsuzluk kavramına takılmıştı beş yaşındaki Meriç’in aklı. Ne demekti sonsuzluk? Günün sonu vardı; yaşadığı beş baharın sonunda hep yaz, yazın sonunda güz ve nihayet kış gelmişti. Yediği her ekmek diliminin bir son lokması olurdu. Sonun olmadığı şey,  sonsuzluk nasıl bir olguydu? İçinden çıkamamıştı bir türlü.

Akşam yemeğinden sonra Jülide, o gün yaptığı sınavın kâğıtlarını okur, babası da gazeteye göz atarken dirseklerini  dayadığı halıya yüz üstü uzanıp başını ellerinin arasına almış, dizlerini kırıp havaya kaldırdığı bacaklarını istemsizce sallarken az ötedeki oyuncak trenine göz ucu ile bile bakmayan Meriç, “anne, baba” diye avaz avaz seslenivermişti. Akif, başını gazetesinden kaldırırken Jülide,  Meriç’e bir şey oldu korkusu ile elindeki kâğıdı telaşla masaya bırakıverdi. Meriç, “sonsuz nerede?” diye sordu. 

“Off, oğlumun soruları yok mu? Sınavlarda öğrencilerime sorduklarımdan bile zor?” diyerek güldü Jülide. Akif de oğlunun aklına nereden geldiyse gelmiş bu tuhaf soru karşısında şaşırmıştı. 

Meriç, sıkça değişik sorular sorardı. Bir keresinde, Ankara’dan İstanbul’a, babaannesine gittiklerinde işlek bir caddeyi geçmek için trafik lambalarının yeşilnı bekledikleri sırada gözleri ışıklarda kalakalmıştı. Bu ışıkların aynısından Ankara caddelerinde de vardı zira.  Halbuki Ankara’daki evlerinin aynından İstanbul’da yoktu! Niye ışıklar çok uzak yerlerde tıpatıpken diyelim ki evler birbirine benzemiyordu?  Çok merak etmişti o zamana dek tek Ankara’da olduğunu sandığı trafik ışıklarını neden İstanbul’da da gördüğünü. Yoksa Ankara’daki trafik lambaları kalkıp İstanbul’a mı gelmişti? Bunu öğrenmeliydi. Tuttuğu annesinin elini sallarken  “annecim, trafik ışıkları nereli? Ankaralı mı, İstanbullu mu?” diye sormuştu.  

Annesi de, babası da Meriç’in kimi sorularında hayli zorlanıyorlardı. Bir çocuğa anlatılamayacak  soyut kavramlardı bazen oğullarının bilmek istedikleri. Şimdi de sonsuzun nerede, nasıl, ne olduğunu öğrenmeye can atıyordu Meriç. Bu soru, Meriç’in şimdiye kadar sorduklarının  en zoruydu belki de.  

Anne babasının, ölümünü, yaşam süresi bitti ve göçtü diye açıkladıkları dedesi yakınlarda ölmüş ve o yüzden babaannesi tek kalmış Meriç’in aklı fikri radyo oyununda geçen  “sonsuza dek yaşayacak” cümlesi ile ne denmek istendiğindeydi.  Sonsuz, sonsuza dek sürmek nasıl olabiliyordu? Eğer sonsuz, bitmeyen bir şey ise neden çok sevdiği şekerlemeleri, çikolataları biti bitiveriyordu kolayca? Arabaya bindiklerinde yolculuk bitiyordu.  Dedesinin hayatı bitmişti. Madem gün bitiyorsa, babasının her hafta sonu radyodan dinlediği maçlar düdükle başlayıp düdükle bitiyorsa, annesi Pazartesi günlerinden Cuma’ya kadar çalışıyor ve hafta bitiyorsa bitmeyen ne olabilirdi ki? Zamanı kast ediyordu galiba büyükler sonsuzluk derken.   Ama gün de bitiyordu, altı yaşına gelince de beş yaşı bitecekti. O beş yaşın biteceği günü iple çekiyordu. Büyümeyi çok istiyordu çünkü. Çünkü o zaman soru soran değil, cevap veren olacaktı.

Jülide, sonsuzu oğluna mesela uzay gibi alabildiğine uzanan, bitimsiz, sonu gelmez olarak anlatmaya çalışsa da Meriç için yeterli bir cevap olmamıştı bu. Sonsuzu görmek istiyordu. Dokunmak, koklamak istiyordu. Jülide ne dese Meriç ikna olmayınca bu kez babası sonsuz nedir anlatma çabasına girdi.  Önce zamanı anlatmak gerekecekti oğluna. “Zamanın ölçüleri vardır. Saat gibi. Dakika, saniye gibi. Bir gün, yirmi dört saattir mesela” diye anlatmaya koyuldu Akif. Saat, dakika, saniye gibi sözcükler ile aklı büsbütün karışmış Meriç,  “peki o zaman, hadi senin kol saatinde yirmi dört saati tutalım. Ne kadar sürecek çok merak ettim babacım” dedi. Akif, yirmi dört saat, bir gün  tuttuğundan çok zaman alacağını söyleyince Meriç, on saate sonra radyoda  babası maç dinlerken spor spikerlerinden hep duyduğundan doksan dakikaya indi.  Söylediği her sürenin uzun süreceğini anlayınca da ine ine üç dakikaya indi. Üç dakika bittiğinde, üç dakikanın ne kadar sürdüğünü öğrenmiş olacaktı böylece.  

Babası saatine baktı ve üç dakikalık bekleme süresi başladı. Meriç, ilk birkaç saniye gözleri kadranda saatin tik taklarını dinleyerek yerinde kalsa da çok geçmeden sıkıldı mıh gibi çakılı durmaktan. Kıpırdanmaya başlamıştı ki siyah kütüphanedeki küçük porselen kâseye kaydı bakışları. Kâsenin içinde bir şey vardı.

“Ceviz buldum” diye bas bas bağırarak kütüphaneye yanaşıp, elini kâseye götürdü. Akif, Meriç’in ceviz sandığı şeyin koltukta uyuklamaktaki annesinin takma dişleri olduğunu görünce yerinden fırladığı gibi  kâseyi Meriç’in elinden kaptı. Jülide de sınav kâğıtlarını okumayı bırakmış, “sakın ağzına götürme onu. O ceviz değil” diyerek telaşla oğluna doğru koşturmak isterken sınav kâğıtları  etrafa saçıldı. Neyse ki babaannesinin takma dişlerini alamadan babası engellemişti Meriç’i.  Uyuklamaya başlamadan önce baktığı, opera sanatçısı komşu karıkocanın verdiği konser davetiyesi hala elinde olan babaanne bu gürültüde uyanmıştı. Kırım’dan Bulgaristan Filibe’ye oradan da İstanbul’a göç etmiş, müzikten, sanattan, edebiyattan haz eden bir aileden gelen Kırım Türkü babaanne, davetiyeyi uzatıp  “ne zaman gidiyorduk oyuna Jülide? Yarın akşam mı?” diye sordu.  

Meriç’in takma dişleri ağzına götüreceği korkusuna kapılınca üç dakikayı çoktan unutmuş  Jülide, “konserde uyuyakalmayasınız geçen defaki gibi. Uyursanız konuyu anlayabilecek misiniz?” deyince babaanne, “olsun, konuyu kaçırsam da kıyafetlere, dekora  bakarım” derken kâseyi annesinin odasına bırakmış, salona dönmekte olan babasını gören Meriç,  “baba, üç dakika doldu mu? Kaç saat geçti?” diye sordu. Oğlu ile üç dakikalık bir süre tuttukları aklından tamamen çıkmış, takma diş derdine düşmüş Akif, saatine göz atmadan edemedi. Üç dakika çoktan dolmuştu. “Üç dakikalık sürenin bitimini kaçırmışız oğlum. Yeniden tutarız, olur biter” der demez Meriç, “yani üç dakika yeniden yeniden tutulabilir mi? Yeniden yeniden başlayabilir mi? Yani üç dakikalar bitmez. Üç dakikalar sonlanamaz; gün gibi, yaz gibi, şekerlerim gibi Bir daha tutarız, yeniden başlar ve hiç bitmez. Sonlanmaz, sonsuz olur. Üç dakika her an var demek. Her zaman üç dakikaya başlanabilir” dedikten sonra  zıpladı, hopladı, öbür odalara koşturdu. Sonra salona geldi. “Buldum! Üç dakika sonsuzdur. Dolmaz. Bitmez. Kol saatinde süresi tutulmaya başlanır; ama sonu gelse de başka bir üç dakika yeniden başlar. Buldum! Sonsuzluk üç dakika! Sonsuz üç dakikadır!” diye ellerini çırparak sevinçle evin içinde koşturdu. 
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 26.09.2020 



Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    EN ÇOK OKUNANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    ARŞİV