16 Aralık 2019 Pazartesi

TÖRE, KADINLARA İŞKENCE ETMEK ONLARI ÖLDÜRMEK DEĞİLDİR!

19 Eylül 2013, 12:36
TÖRE, KADINLARA İŞKENCE ETMEK ONLARI ÖLDÜRMEK DEĞİLDİR!
KADINHABERLERİ.COM- Prof. Dr. Şeyma Güngör, benim de mezun olduğum İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü Halk Edebiyatı Anabilim dalı başkanı. Çalışma alanı çok geniş olmakla birlikte özellikle kadın-aile eksenindeki çalışmalarıyla dikkat çekiyor. “Türk Halk Edebiyatına Dair” isimli kitabında yer alan aile yapımızın kökleriyle ilgili makaleleri, araştırmaları nefis. Kadın hareketi üzerine çalışan psikolog, sosyolog ve gazetecilerin mutlaka okuması gerekir. Şeyma Hanım’ın hem talebesi olduğum hem de böyle özel bir sohbet yapma imkanı bulduğum için kendimi çok şanslı kabul ediyorum. Anlattığı konuları öyle güzel, etkileyici anlatıyor ki o vazıh Türkçesi de cabası. Şu anda ayda bir kere “Üsküdar Sohbetleri” adı altında Ayla Ağabegüm hocamızla birlikte halkımızla buluşuyor. İkisi gerçekleşen program, büyük bir ilgiyle izleniyor. Röportajı okuyan talebelerinin de hatırlayacağı gibi Aşık Veysel’i, Sinan Paşa’yı, ölüm gerçeğini, Karacaoğlan’ı (O’nun çapkınlığını), âşık kültürünü, kırk sayısını o kadar güzel anlatır ki. Bu röportajda da sağolsun bizi kırmadı medyada çok tartışılan ama asıl dinamikleri ile gündeme gelmeyen “töre” kavramını ve çok kıymetli eşi, bize bugün birçok önemli eser bırakan büyük fikir adamı Erol Güngör’ü anlattı. 




“Töre” medyada işlendiği şekilde bir facia mıdır? Töre denince ne anlamalıyız? 

Töre sosyolojik bir kavram. En basit söyleyişle yazılı olmayan kanunlara, yani bir toplumun ahenkli şekilde yaşaması amacıyla konulan kurallara töre denilir. Bu kurallar yüzyıllarca bir arada yaşamaktan kaynaklanan gelenekler, görenekler, ahlak anlayışının sonucudur. Mesela göçebe hayatla yerleşik hayat tarzının yaşam koşulları ve bu şartların getirdiği ihtiyaçlar bir çok bakımdan birbirinden farklıdır. Bu ihtiyaçların giderilmesi sırasında kurallar manzumesi oluşur. İşte “töre bu”. Her milletin kendine göre bir geçmişi var. Ortak geçmiş, ortak bilinçaltını, ortak birikimi oluşturur. Bu birikim atalarımızdan günümüze sözle, davranışlarla, olay ve durumlar karşısında alınan tavırla, hayat görüşüyle ulaşır. Ek olarak masallar, efsaneler, menkıbeler, türküler, hikayelerle dilden dile “kıssadan hisse” halinde nakledilir. Ayrıca okullarda sistemli eğitim alınır, kitaplar okunur. Kitaplardaki bilgiyle, sosyal çevremizden gelen sözel bilgi bir potada erir, çıkan sonuç günlük hayatımızı belirler. “Töre” medyada yalnız bir yönüyle ele alınıyor. Hani filin yalnız kulaktan, yahut hortumdan veya bacaktan ibaret olduğunu zannetmek gibi. Kavramın bütünü değil sadece olumsuz yönü ekrana yansıtılıyor. Bu durum bazı dizi filmlerde, açık oturumlarda da, bireysel konuşmalarda da söz konusu. 

ANADOLU’NUN BAZI BÖLGELERİNDE TÖRE ADINA FECİ OLAYLAR CEREYAN EDİYOR

Bunlara çare bulunması şart. Yalnız gönül, cinayetler ile töre kelimesinin aynılaştırılmamasını isterdi. Medyanın bu kelime karşısında aldığı tavırla “töre”nin yalnız kadınlara işkence etmek, onları öldürmek olduğu zannediliyor. Halbuki töre, milli temelimiz olan gelenek, görenek, ahlak anlayışımızı ifade eden bir kelimedir. Bunun en belirgin örneği de Dede Korkut Kitabı’nda yer alır. Peki tarihimizde töre bu kadar önemli ise, bu olumsuz yönü nereden kaynaklanıyor? Biraz önce söz ettim, töre yaşam tarzından kaynaklanan sözlü kurallardır. Bu tür olayların cereyan ettiği bölgelerde, ifade uygun mu bilemiyorum, bir “karmaşa” söz konusu. O toplum uzun seneler göçebelikle yerleşik hayat arasında geçiş devresi olan, “ağalık” sistemiyle yönetilmiş. O sistem uzun zaman süresince belli kuralların doğmasına sebep olmuş. İşte o kuralların dayandığı değerler sistemiyle, günümüze hakim yaşam şartlarının insana bakış tarzı ve bütün bunların getirdiği değerler sistemi birbirinden oldukça farklı. O toplumun atalarının tecrübelerinden aktarılan kurallara göre belirli bir fiili işlemek genel ahengi, huzurlu yaşamı bozan bir davranıştır. Yasalarımızda cezayı gerektiren suçların bulunması gibi, o toplum da genel hukuk yasalarına aykırı dahi olsa, kendi kurallarına göre suçlu bulduğu kişiyi cezalandırıyor. Şüphesiz durum ve sonuçların sebebi bu söylediklerimden ibaret değil ama kanaatimce problemdeki asıl sancı buradan kaynaklanıyor. İşte o sancı ne yazık ki, sayısı az dahi olsa yüreğimizi yakan sonuçlara sebep oluyor. 

SORUNLARA, TOPLUMUN ASIRLARDIR GÜVENDİĞİ, SAYGI GÖSTERDİĞİ KURALLARI AŞAĞILAMAKLA ÇARE BULAMAYIZ

Peki bu yüreğimizi yakan durumdan kızlarımızı nasıl kurtarabiliriz?
 

Eğitimle tabii, özellikle de kadınların eğitimiyle. Yalnız emir vermekle, hatta o feci olayları gündeme getireceğiz diye bu toplumun asırlardır güvendiği, inandığı, saygı gösterdiği kuralların pek çoğunu aşağılamakla çare bulamayız. Çünkü özellikle dizi filmlerde “töre”nin olumsuz yönlerini yansıtacağız derken, o toplumun yine ”töre”si olan ve bizim bugün büyük şehirlerde kaybettiğimiz bazı olumlu yönler de olumsuz bir bakış tarzıyla ele alınıyor. Bu tutumun yaraya deva olduğu kanaatinde değilim. Toplum canlı bir varlıktır ve toplum değerlerindeki değişmeler ne derece yumuşak, tabii olursa o derece benimsenir. Ben yakın gelecekte bu olayların yalnız kötü bir hatıra olarak kalacağına inanıyorum. Yeter ki özellikle kızlarımıza, yeni nesilleri yetiştirecek olan kadınlarımıza, iyi, güzel ve faydalı bilgiler aktaralım. Ama aktaracağımız bilginin onların yaşadığı hayat tarzlarına uygun olmasına da dikkat edelim. Bunun için de bize yol gösterecek en önemli kaynak halk kültürü araştırmalarıdır. Aksi takdirde o toplumu başka problemlerle karşı karşıya bırakabiliriz. 

Halk kültürü dediniz de ben buradan başka bir konuya geçmek istiyorum. Üniversitelerimizde halk kültürünü inceleyen, öğreten halkbilimi bölümleri, halk edebiyatı anabilim dalları açıldı, değerli araştırmalar yayımlanıyor. Bütün bu çalışmalar yeterince itibar görüyor mu? 

Çok güzel çalışmalar var. Bununla birlikte henüz istenilen, daha doğrusu ihtiyacı giderecek sonuçlara ulaşılmış değil. Halkbilimi, halk edebiyatı çalışmalarına yeterince itibar edilmiyor. Halbuki bir milletin halk kültürü ve bu kültürün taşıyıcısı olan halk edebiyatı sosyal bilimler içinde çok önem verilen bir alan olmalıdır. Çünkü bir milleti millet yapan dokunun bilinmesi gerekir ki o milletle ilgili uyumlu çalışmalar yapılabilsin. Tıpta tedavinin başarılı olabilmesi önce bünyenin, bünyeyi meydana getiren dokunun özelliklerinin bilinmesiyle mümkündür. İnsanı hem bireysel boyutta hem de sosyal boyutta inceleyen halk bilimi çok geniş yelpazesi olan bir alandır. Yüzyılların yaşam deneyimini yansıttığı gibi, bu tecrübenin günlük hayat şartlarıyla kaynaşmasından doğan güncel sonucu da yansıtır. Bu durum aile hayatımızdan başlayarak beslenme, barınma, eğitim, hukuk, sanat vb. yönleriyle bütün sosyal grup ve kurumları içine alır. 

HALK, “AYDINLARIN DIŞINDA KALAN TOPLULUK” OLARAK GÖRÜLÜYOR! 

Bu kadar önemliyse neden yeterince itibar görmüyor? 

Önce şunu belirteyim ki Türkiye’de yeni bir alan. Ayrıca diğer akademisyenler ve eğitime yön veren kimseler tarafından halkbiliminin, halk edebiyatının küçümsenme sebebinin “halk” kelimesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Biliyorsunuz pedagojide eski bilgiyi silip yerine yenisini öğretmek ve bunu benimsetmek çok zordur. Eskiden, özellikle de Tanzimat’tan itibaren “avam”, “havas” karşıtı yani “cahil, aydın olmayan, idare edilmesi gereken” sosyal tabaka olarak anlaşılmıştır. Günümüz entelektüellerinin pek çoğu bu tabaka insanlarının özelliklerine, adeta bir lütuf olarak, olumlu gözle bakılıyor ve onların da kendi özelliklerine göre bilgilerinin, değerlerinin, yöntemlerinin, zevklerinin olduğu ifade ediliyorlar. Bu bir gerçek, istenildiği kadar okullarda ve medyada halk bir milletin bütün bireylerini içine alan bir kavramdır diye anlatılsın, günümüzde dahi halk, genel olarak “aydınların dışında kalan topluluk” olarak biliniyor. Onların kültürleri, edebiyatları da kendilerine göredir, diye düşünülür. Yani onların nazarında, aydınların kültür ve edebiyatları kadar itibar görecek, bir milletin bireyleri ve sosyal varlığı için elzem, değerli bir özelliğe sahip değildir. 

Bugün bu çok kıymetli halk bilgisini nasıl kullanabiliriz? 
Yüzyıllar içinde insanlar bir takım deneyimler elde etmişler. Asırların tecrübesine dayanan kültürü çağdaş bilimle birleştirirseniz çok önemli sonuçlar elde edebilirsiniz. Halbuki aydınlar halkı küçümsüyor, buna karşılık halk da aydınları. Size kadınca bir örnek vermek istiyorum. Bu sıralarda çocuk doktorları bebeklerin anne sütünden mümkün olduğu kadar çok faydalanmaları için bebeklere su verilmesini yasaklıyorlar. Geçen gün yaşlı hanımların olduğu bir ortamda, kadınlar birbirlerinin hatırını sorarken söz torunlara geldi. Bir hanım üzgün bir ifadeyle gelininin torununa su vermediğinden bahisle durumu genelleştirerek “Ah, ah su içmeyen bir nesil geliyor, bakalım ne olacak?” dedi. Çünkü bu hanımannelerinden gördüğü gibi çocuklarını büyütmüş. Bu yolun en doğru yol olduğuna inanıyor, farklı bilgiye şüpheyle yaklaşıyor. O zaman her gün gazetelerde çıkan aktarlarda bulunan ilaçlara itibar etmekte fayda var? Hayır efendim, konuya bilinçli yaklaşmak gerekiyor. Alternatif tıp adı altında garip tavsiyeler de yer alıyor. Şimdi çim suyu modası var. Sabahları kahvaltı yerine veya kahvaltıdan önce çim suyu içmemiz öğütleniyor. Doğrusu bana tuhaf geliyor. Nefis çay varken neden çim suyu içeyim ki? Çim suyunun çaydan daha faydalı maddeler içerdiğini kabul etsem de ruh sağlığımı bozacağı muhakkak. Ayrıca biliyorsunuz komşunun veya aktarın tavsiye ettiği bitki karışımları bir hastalığa iyi gelirken, diğerine zarar verebiliyor. Mesela öksürüğe iyi gelen karışım tansiyonu yükseltiyor. Geleneksel tedavinin faydalı yönleri de, zararlı yönleri var. Halk tıbbını oluşturan tedavi yollarını çağdaş bilim süzgecinden geçirerek değerlendirmek şart. 

Üsküdar sohbetlerinde de daha çok halk kültürü üzerinde duruyorsunuz, değil mi? 

Evet, değerli meslektaşım Ayla Ağabegüm’le gerçekleştirdiğimiz sohbetlerde aile, komşuluk, eğitim, günlük hayat gibi konuları işlerken orta seviyeli halk kültüründen faydalanıyoruz. Halkın benimsediği ortak değerlerden, gelenek ve göreneklerden hareket ederek günümüz olay, durum ve problemlerini misafirlerimizle birlikte değerlendirmeye çalışıyoruz. 

Türk kültürü eşiniz Erol Güngör’ün de çalışma sahasıydı. Mesela o halk kültürü hakkında ne düşünürdü? 
Erol Güngör’ün çalışma alanı özellikle sosyal psikolojiydi. Erol Kırşehir doğumludur. Çocukluğunu ve gençliğini bu şehirde geçirmiş. Kırşehir bilindiği gibi, Türk kültür birikiminin yoğun olduğu önemli şehirlerimizden birisidir. Çok kabiliyetli bir genç olan Erol Güngör bu şehirde ailesi ve yaşlılarla geçirdiği günlerde Gülşehri’nin kültür birikiminden azami derecede faydalanmış. Daha sonra İstanbul’da ve Amerika’da bu birikimi akademik seviyedeki bilgiyle birleştirmiş, bizi biz yapan değerleri, beşeri ve sosyal problemlerimizi ilmî yöntemle incelemiştir. İşte bu sebeple Erol Güngör birçok yönden geleneksel kültüre çok önem verirdi. Mesela yukarıda bebek, çocuk beslenmesinden söz etmiştik. Onunla ilgili bir örnek vereyim. Oğlumuz doğduğu zaman eşime “Bu çocuğu hangi kurallara göre büyütelim, hangi kitabı takip edelim?” diye sorduğumda, "O adamlar her sene başka bir şey söyler. Bizi büyüklerimiz nasıl büyüttüyse çocuğumuzu da öyle yetiştireceğiz" dedi. Tabii onun bu sözle kastettiği çağın imkanlarından faydalanmamak değildi. Mesela Turhan’ın doğduğu yıllarda söyle bir görüş yaygındı; bebek kucağa alınmayacak, yatağında yatacak, mutlaka belirli aralıklarla beslenecek. Ne beş dakika önce ne beş dakika sonra. Fakat zamanla bu yöntemin yanlışlığı anlaşıldı. Uzmanlar yanıldıklarını söylediler, o kadar. Oğlumuz annelerimizin tercih ettiği, daha sonra uzmanların da uygun buldukları gibi şefkatle kucağa alındı, uzun zaman ağlayıp perişan olmadan da beslendi. 

Erol Güngör çok tanınmış bir ilim adamıydı. Onun başarısının sebepleri hakkında neler söyleyebilirsiniz? 

Ben Erol Güngör’ün hayatı ve ilmî şahsiyeti üzerinde çalışmadım. Ancak sorunuzu cevapsız bırakmamak için şunları söyleyebilirim: Biraz önce Erol Güngör’ün yetişme ortamını anlattım. Çocukken hep yaşlıların arasında oturur, onların hatıralarını dinlermiş. Böylece dikkati Türk tarih ve kültürü üzerinde yoğunlaşmaya başlamış. Kendi isteğiyle ortaokula gittiği yaşlarda Arap harfli Türk alfabesini öğrenmiş, gün geçtikçe daha yüksek seviyeli eserler okumuş. Sonra Hukuk Fakültesi’ne girmiş. Daha sonra Mümtaz Turhan kabiliyetini keşfederek onu Edebiyat Fakültesi’ne davet etmiş. Felsefe bölümünde okurken İngilizce öğrenmesi gerektiğini anlamış. Orta öğretimde Fransızca okumasına rağmen yoğun bir çalışma ile aşağı yukarı altı ayda tercüme yapacak seviyeye gelmiş. Sosyal Psikoloji kitabı bu çalışmanın ürünüdür. Kitabın yazarı Türkiye’ye geldiği zaman psikoloji bölümünde onu tanıyınca Amerika’ya davet etmiş. Böylece uluslar arası çalışmalara katılma imkanı bulmuş. İşte sebatın sonucu! 

Sebat mı yoksa olağanüstü kabiliyetli idi diyebilir miyiz? 

O da var. Yalnız şunu söylemek istiyorum. Erol Güngör yaşadı, değerli çalışmalar bıraktı ve aramızdan ayrıldı. Önemli olan milletimizin devamlılığıdır. Milletimizin ilerlemesi için faydalı çalışmalarda bulunan insanları gençlere örnek göstermeliyiz ki geleceğimiz geçmişimizden daha üstün olsun. “Erol Güngör bir dehaydı, onun için başarılı oldu” dersek, ona benzemek isteyen, hatta onu geçecek gençlere engel oluruz. Çocuk der ki “Ben deha değilim, o halde başaramam!”. Erol Güngör pek tabii olarak normalin üstünde zihin yapısına sahip bir şahıstı ama bence onun en önemli özelliği çok çalışkan olmasıydı. Ayrıca nasıl söyleyeyim bilemiyorum, çalışma-öğrenme fiilini tam anlamıyla yerine getirirdi. Çalışırken bütün dikkatini eğildiği konu üzerinde yoğunlaştırır, o sırada hiçbir şeyle ilgilenmez, seslenseniz dahi duymazdı. Dolayısıyla zihni dağınık olan insanlara göre daha çabuk öğreniyordu. Aynı yöntem meseleler üzerinde çok yönlü düşünme, gerekli materyali toplama, karşılaştırma, analiz etme, sonuca varma safhalarında da söz konusuydu. El-hasıl o hayata ilim adamı olmak için gelmiş bir insandı. 

Onu diğer akademisyenlerden ayıran en önemli tarafı sizce neydi? Günümüzde çok değerli aydınlar yetişiyor. Yalnız sosyal bilimler açısından batıyı iyi bilenler, doğu eserlerini yeterince bilmiyorlar, doğuyu iyi bilenler de batıyı kafi derecede bilmiyorlar. Erol Güngör’ün farkı ikisini de iyi bilmesi, iyi analiz etmesi ve vardığı sonuçları vazıh bir Türkçe ile ifade etmesiydi. Onun kaleminde en karmaşık konular bile sadelik kazanır, kolayca okunur. Bir başka özelliği, makalelerinde karşısındakine düşünme fırsatı tanımasıdır. Yazılarında bilgi veriyor, olay ve durumları ortaya koyuyor ama genellikle, “bu böyle olmalıdır” diye bitirmiyor. Dikkat edin! Sonucu size bırakıyor. Bu bence gerçekten istikbal vadeden bir yöntem. Çünkü bu tip yazıları güncelliğini hiç kaybetmeyecek, makaleyi elli sene sonra okuyan dahi, elli sene sonranın şartlarına göre bir sonuca varacak.

Eski bir belediye başkanımız Üsküdar Sohbetleri’nde eşiniz Konya’ya rektör olarak gittiğinde büyük bir kafileyle ziyarete gittiklerini anlattı. Ne idi hocam Erol beyin bu kadar ilgi görmesinin, sevilmesinin, iyi bir idareci olmasının sebebi? 

Bir rektör olarak bu kadar başarılı olacağını herhalde kendisi de beklemiyordu. Hangi görüşte olurlarsa olsunlar Erol Güngör’ün yazısını okuyan, konuşmalarını dinleyenlerin çoğu onu beğeniyor onunla çalışmaktan zevk alıyorlardı. Gerçek bir aydın olduğu için her olumlu çalışma alanına açıktı. Bu sebeple rektörlüğü devam ederken Türkiye’nin birçok bölgesinden hatta yurt dışından ilim adamları ve sanatkârlar Konya’ya gelmeye hazırlanıyorlardı. Ne yazık ki ani vefatı ile bu seçkin kişiler onunla çalışma imkanı bulamadılar. Selçuk Üniversitesi günümüzde de Türkiye’nin seçkin üniversitelerinden birisi ama eğer Erol Güngör birkaç sene daha yaşasaydı dünyada adı duyulan bir ilim ve sanat merkezi olacağı kesindi. Diğer taraftan Konya halkı da onu çok sevdi. Hayattayken Selçuk Üniversitesi’yle ilgili maddî, manevî isteklerini ellerinden geldiği kadar yerine getirdiler. Ölümünde de, Konya’daki bütün şehirlerarası otobüsleri doldurarak İstanbul’a gelip onu yalnız bırakmadılar. Aradan 25 sene geçmiş olmasına rağmen Konya hâlâ Erol Güngör’ü unutmadı.

Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    ARŞİV