08 Nisan 2020 Çarşamba

Saat 10:01

21 Şubat 2019, 13:09
Saat 10:01
Ayşei Yasemin Yüksel (Acemi Demirci)

Sabahın altısında bağırtısıyla uyandırdığını sansa da aslında çalar saatin yaptığı gözkapaklarına işkence. Sabah sekiz buçuk, akşam  beş buçuk arası çalışanların gerçek çalar saati kahveden başka bir şey olamıyor.  

Şu altı aylık çalışma  süremde öğrendim ki iş hayatı, saati saatine yaşamakmış. Kahvenin bile bir vakti var. Şimdi demeyin bana, “İngilizler de çayı beşte içer” diye. O bir ritüel. Zorunluluk değil ki.  

Ofisteki masa başında bir simit, üç beş zeytin ile  geçiştirilen kahvaltı, aslında tam anlamıyla kahve altı benim için. Kahve altı ya! Boş mideye kahve içilmez ki. Hadi içtin, miden sonra? Öyle altlıklar olurmuş mideyi korumak için. Ruslar, kimi şeyleri içmeden önce bir dilim  tereyağlı ekmek yerlermiş. Midelerine bir şeyler girdikten sonrası kolaymış onlar için.

İkisi yeşil beş zeytin, bir parça kolot peynirli kahvaltımdan sonra  koca  fincanımı kaptığım  gibi  kahvemi almak için masraflarını ortaklaşa karşıladığımız çay ocağımıza fırladım. Sesten hızlı uçak Concorde hızı ile merdiveni çıkarken nasırlı parmağımın sızlamasına bile aldırış etmedim. Daha mesleğin ilk aylarında böyle isem Selami Bey kadar  eskilerden olunca ne halde olacağım acaba?

Bir yalnızlık destanı gibi görünen Selami Bey’in çay ocağına komşu odasının kapı ağzındaki masası boştu. Hayret! Yerine çakılı biridir oysa. Selami Bey’i ilk kez hep kalabalık ocakta görünce anladım ki bana bakınıyor. İşe başladığım ilk gün onu bir roman kahramanına, Kürk Mantolu Madonna romanındaki Raif Bey’e benzetince ara sıra öyküler yazan biri olarak ne yapıp edip onunla tanışmıştım. Zira bundan sonra yazacağım öykülerimin kahramanı işte tam karşımda duruyordu. Bir hazineye rastladığımı düşünmüştüm. Belki bir gün hatırı sayılır bir yazar olursam bu yapayalnız adamın bunda payı olacak. Hoş, öykülerimi henüz benden başka okuyan  yok; ama belli mi olur! Okunanlara bakıyorum da benim yazdıklarımdan dünya kadar eksiği var, fazlası yok!  

Çay ocağı girişinde beni görür görmez o hiç gülmez Selami Bey’in yüzünde bir tebessüm belirdi. Buruşmuş, ütüsüz kumaşlara nispet edercesine  çizgiler içindeki yüzü birden değişti. “Günaydın” dedim. Nasıl sevinçli bir sesle günaydın dedi, anlatamam! İnsanların çoğu  bu devirde bir günaydına, evlerinin kapısının, telefonlarının zilinin çalmasına hasret. Selami Bey de bir selama  hasretlik çekenlerden.

İşe başladığımdan bugüne sık sık görüştüm Selami Bey ile. Oda arkadaşlarımın çoğu bıyık altından gülüyor bu duruma. O, kendi dünyasında yaşayan, hafta sonları yalnızca alışveriş için evden çıkan, vaktini internette bulmaca çözerek geçiren, sevdalı eski şarkılar dinleyen, bugüne yabancı bir dinozordu çünkü. Fosildi. Bilmiyorlar ki doğa yürüyüşlerinde fosil  görmekten pek haz ederim. Bir fosil, geçmişten bugüne ne öyküler taşıyan ulaktır, bilmiyorlar!

Kahve makinesi başındakiler, kupalarına filtre kahve dolduranlar, tomurcuk mu yoksa normal çay mı kararsızlığındakiler, ıhlamur telaşındakilere fark ettirmeden başını hafifçe kaldırarak kapı dışını işaret edince ocağa girmedim. Anlatacakları vardı belli ki Selami Bey’in.

Yanıma gelince epeydir tenisçi dirseği  sorunu bulunan sağ koluna kaydı gözüm. Baktım, kolunda bandaj yok. “Kolunuz iyileşti galiba?” dedim. “Daha iyi” dedi, elli altı yaşındaki bir insandan yaşlı birini andıran görüntüsü ile. Bu arada boynuna taktığı işyeri kimlik kartının kırmızı kordonunu düzeltiyordu. Çoğu çalışan kimliklerini takmazken o, hep duyumsamak istediği aidiyet duygusunun bir göstergesi olarak  işten çıkışta bile çıkarmazdı kimliğini. Ben mi? Altı aylık çalışan olarak ilk birkaç gün pantolonumun kemerine takmıştım daha afili görünsün diye. Sonra kravatıma, ceketime takılınca ben de  herkese benzedim, kimliksiz gezer oldum. 

Bunca yıldır kimse ile iş konusu dışında doğru dürüst iletişim kuramadığından nasıl konuşulacağını bilemeyen  Selami Bey’e “ne var, ne yok?” demem yetti.  Çok sıkılır olmuş buralardan, kısır döngüden. Ah, parasal sorunları olmasa hemen emekli olacakmış. Ama hayat pahalılığının belini büktüğünü söylerken onu  bir geçen saatini gösteriyor. 10:01. “Kadrandaki bir, sıfır; sıfır bir dizilişini  görüyor musun?” diyor. Tam ile tamı geçen süre birbirinin tersi sıralanışta. Tıpkı şimdiye kadar tersine akan sularca geçen hayatım gibi. Tekdüze ve tersine. 

Her gün çalar saat ile başlayan yaşantısı, akşam çalar saati yeniden kurma sıradanlığında geçerken  bir de insanlar  hal hatır sormaz olunca daha küçük, samimi, kentleşmemiş yerlere gitmek isteği duyar olmuş epeydir. İşittiklerimin ardından  herkesin nakarat gibi belleyip dillere pelesenk olan o tekerlememsi cümleler sıralanacak, oradan kopya çekecek sandım. Hani şu, “bir balıkçı kasabasında, bahçe içinde, beyaz badanalı bir ev bir de sandal aldım mı gündüzleri balığa çıkarım, sonra bahçemde keyif yaparım” gibisinden. Selami Bey kopyacı değilmiş meğer. “Hep bisikletçi olmak istedim. Çocukken hiç bisikletim olmadığından belki. Son bir yıldır bisiklet gruplarının gezilerini okuyorum. Kamp kurdukları yerleri araştırıyorum. Henüz emekli olamayacağım; ama yıllık izinlerimi artık evde değil bisikletçiler ile doğada geçirmek istiyorum.”

Beni pek şaşırttı duyduklarım. Dese ki “motosikletçi olacağım”, bu kadar şaşırmazdım. Rallici olmak istese yine şaşmazdım bunca. Devam etti. “Bisiklet çok başka. Asfaltlarda, metropollerde değil, dağlarda, ovalarda geziyorlar. Bulutları, kelebek kolonisinin konduğu bir sığırkuyruğu otunu onlar görebiliyor. Issızdaki böğürtlen çalılarından toplayıp yiyorlar, ellerini böğürtlen rengine boyayarak. Bir göl, bir çay kenarında oturup  akan suyu seyretmek, nehrin üzerinde uçuşan yusufçukların rengârenk kanatlarının güzelliğine dalabilmek  onlar için olağan. Hayat onlarınki. Kapıldığımı, içinde öğütüldüğümü hissettiğim bu döngüyü kırmak için bir yerden başlamalıyım diyorum kendime.” “Başladınız mı? Bir bisiklet grubuna dahil oldunuz mu?” diye soruyorum. “Olacağım, az kaldı. Bisiklet alayım da bir” diyor. Sanırım katılacağı bisiklet grubunun adını söylemek istemiyor. Üstelemiyorum.   

“İnternetten bisikletliler için kamp yerlerine baktım da. Kimisinin etrafı alçak tepe silsilesi ile çevrili. Bahar aylarında her yer yemyeşil. Koskoca bir dut ağacı altında bisikletler yere yatırılmış, bisikletçiler yere oturmuşlar. Toprağa. Vücutlarındaki tüm elektrikten kurtuluyorlar böylece. Ben elimi kapı tokmağına  uzatsam çaaat diye ses çıkıyor. Ne kadar elektrik yüklüysem artık. Rüzgârı yüzlerinde hissedenlerden onlar.  Kuşundan, kaplumbağasından, sürüngeninden, tilkisinden tavşanına görüyorlar yazının yüzünde. Hatta vaşak, gelincik görenler varmış. Resimlerini çekmişler. Gerçi benim bir fotoğraf makinem yok. Resim çekmesem de olur ama. Tek göreyim de onları. Babamdan kalma dürbünüm ile bakarım.”

Selami Bey’in bunca yıllık çalışma hayatının yalnızca şu son altı ayında da olsa  her gün düzenli günaydınlaşıp konuştuğu yarı yaşındaki kişi olarak onu memnuniyetle dinledim. Bir günaydının insanların gününe saçtığı pırıltıyı Selami Bey sayesinde   birebir görebiliyorum şu an. 

Bisikletini alacak olursa nakliyesi için benim arabam ile gidebileceğimizi söyleyince “hemen bu hafta sonu alalım o zaman” diyor. Gülüyorum. Selami Bey iyi yolda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 19.02.2019 

Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    ARŞİV