30 Kasım 2020 Pazartesi

Çocuğu Olmayan Bir Kadının Hikayesi

Bir kadın, çocuğu olmuyor diye...

27 Ağustos 2020 Perşembe 16:24
Çocuğu Olmayan Bir Kadının Hikayesi


Güneş, mutfağı temizledikten sonra, mutfak kapısının önüne çıkıp baktı. 3 saattir uğraşıyordu ama her yer pırıl pırıl olmuştu. Bu kadar çok zaman geçirdiğine o bile şaşırdı. Daha odalar, tuvalet, koridor temizlenecek, yemek pişecekti… “Daha çabuk olmalıyım” diye söylendi ve evin içinde koşturmaya başladı. Tam koridorun halısını silerken telefon çaldı. Hemen koşup açtı. Abuk sabuk nefes sesleri geliyordu ahizeden “Bir sapığımız eksikti” diye söylenerek telefonu kapattı ve işine devam etti. 
Akşam olmak üzereydi ve Ahmet bir saate kadar evde olurdu. Kalbini bir sevinç kapladı. Çocuklar gibi hoplayıp, zıplamak geçiyordu içinden. Ona olan sevgisinin ve aşkının hep böyle sürmesi için dua etti. Ne kadar çok şeyi geride bırakmıştı Ahmet için. Sen üniversite oku, iki yabancı dil öğren, ondan sonra bir adama aşık ol ve bütün kariyer imkanlarını bırak gel, bir Anadolu kasabasına yerleş. Kendi yaptığına, kendi bile inanamıyordu aslında. Annesi :”Sen oralarda yapamazsın, bir kere onun ailesiyle uyuşamazsın, sinema yok, tiyatro yok, ne yapacaksın o dağ başında?” Diyeli beş ay geçmişti. “Bu şark masalı çok uzun sürmez demişti annesi. Sahiden de Şark masalıydı onların aşkı. Şark Masalı…

Pekâlâ yaşıyordu işte. Hem de çok mutluydu. Bazen canı sıkılıyordu ama bu da çok normaldi, çevresinde arkadaşlık edebileceği pek kimse yoktu. Komşular börek çörek açıp, yemekle meşguldüler. Hepsi en az 90- 100 kiloydu. Birkaç ay onlara gidip gelse, O da 100 kilo olacaktı sanki. Zaten dillerini de tam anlayamıyordu Güneş. Yöresel bir şiveleri vardı ve onları anlayana kadar göbeği çatlıyordu. Gözü saate takıldı, Ahmet neredeyse evde olurdu, hemen odasına gidip üzerini değiştirdi, tokalarını taktı saçlarına, uzun kirpiklerine rimelini sürdü, göz kapaklarının üzerini tam da Ahmet’in sevdiği renkte boyadı o sırada kapı çaldı. Heyecanla kapıya koştu ve açar açmaz Ahmet’le karşılaştı. Ne kadar da özlemişti onu. Hâlbuki daha sabah işe gitmişti Ahmet, ama özlüyordu işte. Boynuna atıldı. Çevredekilerin bu hareketi görmesinden rahatsızlık duyan Ahmet, Güneş’i adeta içeri itti: “Yahu anlamıyor musun? Burası İstanbul değil, çocuk musun sen? Kapının önünde, sokakta böyle şeyler yapma demedim mi sana? Güneş bütün gün Ahmet’i beklemenin mükâfatını almıştı işte…

Yemek Ahmet’in annesinin yemeği gibi olmamıştı. Şu andaki problem ise buydu. Beş ay olmuştu ve Güneş hala doğru dürüst yemek yapmayı öğrenememişti, bütün gün giyinip süslenip oturuyordu. Ahmet’in ağzından dökülen cümlelere inanamıyordu. Sabah işe yolladığı adam bu olamazdı. Bütün gün ev temizlemişti, evin duvarlarını bile silmişti. Her santimini temizlemişti. Nasıl boş boş oturduğunu düşünebiliyordu ki? Bugün olumsuz bir şeyler olduğu belliydi, iş yerinde yaşanan bir terslik vardı besbelli. Yoksa Onun Ahmet’i böyle şeyler söylemezdi. Ama söylüyordu işte, geldiğinden beri şikâyet edip duruyordu. Televizyon seyrederlerken de şikâyet etti, yattıklarında da, sabah kalktıklarında hala olumsuz olumsuz konuşuyordu Ahmet. Güneş’in yüzü gerildi sanki. Avuçlarının içine baktığında, tırnaklarının avuçlarında iz bıraktığını gördü. O kadar sıkmıştı ki kendini. Kahvaltı sırasında da çayın koyu olduğundan bahsetti Ahmet, peyniri yıkayıp yıkamadığını, zeytinin üzerine limon sıkıp sıkmadığını sordu. Arkasına bile bakmadan işe gitti… Ahmet o gün bir kez bile telefon etmedi Ona…

Güneş saçını bile taramadan bekledi bütün gün. Oturduğu yerden neredeyse hiç kalkmadı, kahvaltı sofrasını toplamadı, yatağı toplamadı, öyle oturdu… Öğleden sonra kapı sesiyle irkildi. Ahmet gelmişti işte, dün akşam yaptıkları için özür dileyecek, ona sarılacaktı. Heyecanla kapıya koştu, kapıyı açar açmaz, bütün elektriği gitti sanki. Ahmet’in annesiydi karşısında duran. Güneş’e şöyle bir bakıp, hiçbir şey demeden içeri girdi. Ortada duran kahvaltı sofrası, daha toplanmamış yatak ve saçı başı bir yerde gelini görünce :” Bütün gün böyle oturuyor musun sen? Toparla kendini biraz, ayıp canım öğle oldu hala yatıyor musun ?” Cümlelerini ard arda sıraladı. Güneş cevap verecek durumda değildi, hiç sesini çıkarmadı. “Hadi kalk gidiyoruz” dedi kaynanası. Nereye? Neden? Diye sormadı hiç. Hemen üstünü giydi. Sofradaki kahvaltılıkları mutfağa attı ve dışarı çıktılar. Kaynanasının bitmeyen akrabalarından birine gidilecekti belli ki, evleneli beş ay olmuştu ama şu küçük kasabadaki akraba ziyaretleri bitmemişti bir türlü. Herkese gelinini gösteriyor, oğluna olan aşkı sayesinde İstanbul’u bırakıp buralara geldiğini, ballandırarak anlatıyordu. Daha önce hiç görmediği bir evin kapısında buldu kendini, kapıyı açan kadın öyle çok akraba gibi davranmıyordu onlara. Peki, nereye gelmişlerdi? Kimdi bu insanlar?

Kaynanası kapıyı açan kadınla bir müddet konuştu ve kadın onları bir odaya aldı. Girdikleri odada, göbeğine kadar sakalı olan yaşlı bir amca oturuyordu. Güneş burada ne aradıklarını hala anlayamamıştı. Kaynanasına sormak istedi ama kadın elini ağzına götürüp sus işareti yaptı, Güneş sustu… Birkaç dakika sonra bir cinci hocanın evinde olduklarını anlamıştı. Çocuğu olmadığı için buraya gelmişlerdi. Çocuğu mu olmuyordu? İyi ama buna kim karar vermişti ki? Güneş’e soran olmuş muydu ? Gözlerinin ucunda birkaç damla yaş birikti. Ağlamayı onuruna yediremiyordu o yüzden ağlamadı ama kalbinin içindeki bir şeyler koptu sanki. Ahmet Ona bir şey söylemiyordu ve annesiyle onu cinci hocanın evine yolluyordu. Hiçbir şey düşünmeden, her şeyden vazgeçerek bir Şark masalı yaşamak üzere geldiği Ahmet… 

Hoca çeşitli kağıtlara muskalar yazdı, sular verdi ve bunları kullanırsa, 1 aya kalmaz hamile kalacağını söyledi. Kaynanası onayladı. Ama hiç biri sormadı, senin çocuğun oluyor mu? Olmuyor mu diye sormadılar…

Akşam Ahmet geldiğinde o da bir şey söylemedi. Yine stresli bir gün geçirdiği belliydi. Koltuğun üstünde duran yastıkla bile kavga etmişti. Güneş hiçbir şey sormadı. Ahmet’in ellerinin arasından akıp gittiğini hissetti sadece… Cinci hocaya gitmelerinin üzerinden 5 ay geçti. Kaynanası gelip gidip ima ediyordu. Çocuğun olmuyorsa, bakalım çaresine demeye getiriyordu. Çare neydi? ne yapacaklardı acaba? Ahmet ile bu konuyu hiç konuşmadılar. Güneş, bütün gün ev temizliyordu. Siliyor, temizliyor, tekrar siliyor… Akşamları Ahmet işten dönünceye kadar temizliyordu her şeyi… Ertesi sabah tekrar aynı şeyler… Neyi silmek istiyordu hayatından? Ne yapmak istiyordu? Ahmet son zamanlarda daha geç geliyor, arada bir sabah ezanına doğru eve uğrayıp üstünü değiştiriyor ve gidiyordu.

O akşam Ahmet eve geldiğinde daha bir başkaydı sanki. Heyecanlı,
 Neşeli ama biraz buruk. Konuşmaları gerekiyormuş! Öyle dedi. Konuşmaya başladılar… Güneş’in çocuğu olmadığı için… Gerisini dinlerken hep ağladı Güneş. Aile kararıyla biriyle evlenmesi gerekiyormuş Ahmet’in. üç ay kadar olmuş birini bulmuşlar ona. Aile arasında nikah yapmışlar ama artık onu da sahiplenmesi gerekiyormuş. Bu eve getirirse, hep birlikte yaşayabilirlermiş… 3 aydır geceleri eve gelmemesinin sebebi o kadınmış işte. Bu Güneş’i aldatmak değilmiş, yeniden evlenmiş! Aldatma sayılmazmış, çocuğu olmayan bir kadını kabul edemezmiş. Ailesi baskı yapmış, aslında O Güneşi çok severmiş…

Güneş hiçbir şey söylemeden yerinden kalktı, bavulunu toparladı Şark masalına bir Rus gibi son verdi. Sessizce çekip giderek… Bavulunu hazırlarken doğum kontrol haplarının kalanlarını çöpe attı. Kimse sormamıştı ki ona çocuğun oluyor mu diye ?


.....................
İster ilk görüşte olsun, ister uzun uzun pişsin. Aşktır onlarınki. Karşılıklı pek bir sevgi, sempati ve saygı yaşarlar. Görünüşte her şey yolundadır. Örf, adet ve usullere uygun davranılır; varsa bazı pürüzler pek göze batmaz; her iki tarafın da aileleri karşılıklı çok dikkatlidirler. Genelde, bilhassa gençlere önem verilir; aileler birbirlerini sevmeseler de katlanırlar; ne de olsa gençler esastır; onlar iyi ise mesele yoktur! Zamanla, hatta düğünden itibaren problemler başlar. 

Verilen hediyeler; gelen altınlar; düğün masrafları; çağrılan misafirler; takılan takılar; alınan eşyalar, kim ne istedi ne aldı meseleleri. Derken düğün ertesi, varsa balayı, yalnız kalamamak, el öpme mecburiyetleri ve daha neler neler. Genç çift, daha başından, ben sen derdine düşen anne ve babalar için uğraşmaktan, mutluluklarını tam yaşayamazlar.

Zamanla tarafların da baskıları ile; geldin gittin; oturdun kalktın; surat astın, konuşmadın; şöyle dedi böyle dedi; neticede onlar da havaya girer ve taraf tutarlar. Bu sefer de ''senin annen'', ''benim annem'' tarzında ağız dalaşına başlarlar. 

Ne yazıktır ki, genelde küçüklerin büyüklerin suyuna gitmesini ve olgunluk göstermesini beklemekteyiz. Zamanında kendileri de aynı yollardan geçmiş olmalarına rağmen kaynanalık yapabilmekte ve eşlerini de kendilerine arka çıkmaya zorlamaktadırlar. Anne şefkati, anne sevgisi vs. derken "elin kızına", "geline" diş bileyip, kendilerinin önde gelmesini talep etmektedirler. Evli çiftlerin, anne ve babalarına değer vermekle birlikte, kendi evliliklerini daha ön plana almaları gerekir. Aralarında, ailelerinin sorunlarını konuşup, bunu birbirlerine aşkla yedirmeleri ve sindirmeleri esastır. Çok vahim durumlarda psikolojik yardım alıp, anne ve baba baskısında kurtulmayı deneyebilirler. Bu baskı, iyi niyetle, sevgi ve şefkatle bile yapılmış olsa; her ailenin kendi halinde kararları alabilmesi lazımdır. Yine de unutmayın ki; evlilik zaten iki ayrı insanın birlikteliği olarak bile güç bir müessesedir. Buna birdenbire tanımadığınız "yabancı" anne babaları ekleyip, problemlerimizi arttırmayın. 



“Sağır bir kocayla, kör bir kadın mutlu bir çifttir…” 
                                             Danimarka atasözü

Bu habere yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    ARŞİV