18 Ağustos 2017 Cuma

Öğrenemedik! Mendel’in Bezelyesinden Mevlana’nın Sevgisine

18 Nisan 2017, 14:21
Öğrenemedik! Mendel’in Bezelyesinden Mevlana’nın Sevgisine
Ayşei Yasemin Yüksel (Acemi Demirci)
 

Daha ilkokulda Hayat Bilgisi dersi ile hayatı değil; ama fizik, kimya, matematik, biyoloji öğreniriz.Terliksi hayvanın şeklini şemalini ezbere çizeriz.Kan dolaşımı deyince hangisi diye dudak büküyoruz. Büyük kan dolaşımımı?Küçük kan dolaşımı mı? Ama bir yer kanasa ne yapılır hiç öğrenmedik. Hala da bilenimiz yokturpek.

Sivrisineğin anatomisi, kurbağanın sindirim sistemi… Hepsinden sınav olduk. Ne çalıştık onları,hem de  ne zaman harcadık. Cevaplar sular seller oldu kâğıtlarda.Bazen kırık oldu notlar; ama olsun fikrimiz de oldu sonuçta tüm bu dersler sayesinde tek hücrelilere kadar.Mitoz bölünmeymiş,mayoz bölünmeymiş...Mendel’den bezelye örneğini sınav sorusu olarak hep bekledik.

Biz, gözümüzle görmediğimiz mikroskop ölçekli canlıları dolaşımından sindirimine bir belledik,bir belledik de gözümüzün gördüklerini şöyle adamakıllıhiç öğrenemedik. O yüzden olmalı gözümüz görmez olduk sokaktaki canlıları, yardıma muhtaç kadınları, çocukları. Orman yangınında yuvadaki yavru kuştan, kaplumbağadan, sürüngenine yandığını.Ve ağaçları.

“Saati semanfam” dermiş Cenap Şahabettin; Servet-i Fünuncular’danolarak yaptığı bir benzetmede. Neye mi?Saate. “Yasemin renkli saat” demiş.Bir batı etkisinde bir doğu etkisinde gel gitli seyirde olmuş edebiyatımız. Biz de gidip gelmişiz bizim olmayan anlatımlı şiirler arasında.Güllerin eğilip arza kanadığını, muttasıl kanadığını öğrendiğimizde on beş, on altı yaşlarındaydık.Mef u lümefa ilü diye az mı uğraştık lise birinci sınıfta. Hiç öğrenemedik çoğumuzbu kalıpları.Kaç kişinin hala aklında kaldılar bilmiyorum.

Edebiyat derslerinde aruz vezninin  sarp yamaçlarından bir baktık serbest Fransız şiirine geçtik. Oradan Annabel Lee şiirine. Edgar  Alen Poe’nun bu hüzünlü şiirini unutanımız neredeyse hiç çıkmadı.  Cahit Sıtkı’nın hayatı hem de nasıl özetlediği “Her kuş yanar az çok ölen yavrusuna” diyen Hayata Dair adlı şiirinden bahsedenimizse hiç çıkmadıbelki  de. Biz, bize el olduk yani. Elleri de el üstünde tuttuk. Oysa kim olursa olsun hak ediyorsa eğer elbette el üstünde tutacaktık onları; ama artık kendimize yabancılaştığımızdan atmayacaktık kendimiziuçurumlardan aşağı! Her bir  dildenşiirlerin kalıplarında içlenirken  kendi içimizi bilemedik bir türlü. Öğrenemedik.

Edebi dünya turu yaptık belki; ama hiçbir rotada duraklamadık. Üstünden uçup geçtik her akımın, başta kendi iki bin yılöncesinden günümüz edebiyatımıza. Belki de o yüzdendir hiçbir derdimizi açık açık anlatamamamız. Kalıplara sokmayı bellemiştik ya.

“Ali topu at” ile okuma öğrenirken “Hi Alice!” ile yabancı dile geçtik. Dilimizi öğrenemedik ki inceliğiyle, nasıl öğrenecektik bir yabancı dili.Yabancı dil de öğrenmedik hakkıyla. Dilimizi yozlaştırmayı öğrendik ama. “Ş” harflerini mesela,o çok bildiğimiz İngilizcemiz ile “sh” yazmayı   matah şey bir sanarak!“Sh” yazınca “ş” yerine, sular seller gibi İngilizce biliyor gözüktüğümüzü sanarak. Yozlaştıkça yozlaştık. Yozlaştıkça  yozlaştırdık!  Abecemiz ile  yazmayı bilemiyorken daha,“bir lisan bir insan” demeyi iyi öğrendik. Ve buna inandık. Çünkü doğruydu.

Dil öğrenenlerimiz de dili öğrenmenin okuduğunu anlamak, anlatabilmek, anlaşabilmek olduğunu öğrenemedi. Dil öğrenmenin, o dili aksanlı konuşmak olduğunu sandı. Oysa Fransızlar, İngilizce“think” sözcüğünü  “sing” gibi söyleyip İngilizceyi Fransız İngilizcesi yapıyordu. Mersi demeyi öğrendik de işte bu inceliği öğrenmek istemedik. Bir yangın çıksa ilk ne yapılır, bir deprem olsa nereye sığınılır, yıkıntı altında kalanlara nasıl yardım edilir ya da aranır bilmezkenhala. 

Taşrada tarım dersi şehirlerde muhasebe derken hamburgerleri öğrendik; hani bizim ekmek araları cinsinden.Pizzaları öğrendik; hani bizim pidenin yuvarlağı.Suşi öğrendik kiyiyenler  sosyal medyada paylaşmadan yapamadılar.Ben gibi yiyemeyenler ızgara balığı yeğledi hep.Ortaokulda cebrin altından girdik üstünden çıktık.Lisede matematik modernleşti birdenbire. Cebir nerede; modern matematik nerede! Oysa ikisi de sonuçta hesap işiydi, değilmi?Belki o yüzden hiç hesap kitabımızı bilemedik. İçten pazarlıklı olabilenler de bunu matematiği çok sevdiklerinden değil, sayılara sevgilerinden başardılar belki. Kimi denklemini kâğıt üzerine yazdı, kimi içten içe. Matematik daha çok bu oldu bazılarımıza.

Toprak saksılarda sardunyalar olurdu pencere önlerinde, balkonlarda. Ya da salonların başköşesinde devetabanları, kauçuklar. Yılbaşı çiçeği. Derken Benjamin fucuslar, yukalar çıkageldi. Onlarla sandık ki tropik iklimdeyiz. Hep sandık.

Resim dersinde iki katlı ,sivri çatılı bir ev çizip önünden dere akıtmaya, gökyüzüne gülen güneş çizerken evin yanı başına kırmızı elmaları toplanmayı bekleyen  ağaç kondurmaya bayıldığımızda hepimiz de apartman çocuklarıydık. Kuleye geçişlerin kuluçkasındaydık. Ev resmi olarak çizdiklerimizle yaşadığımız evlerimiz birbirinin zıddı oldu amahep. O zamandan mı başlamıştık kendimizilezıtlaşmaya?

En pahalı turizm dağda, en doğal yaşam köyde  iken biz dağı, köyü benimsemedik. Köşe bucak onlardan kaçtık, şehirlere. Şimdi de onca köyün birer mahalle olarak kucağına düşmesiyle şehirler metropol olunca buradan kaçacak köy arar olduk. Köyler bitti. Denizler kurudu.Toprak küstü.

Balıkların sudaki erimiş oksijenle solunum yaptığını öğrensek de kendimize gelince oksijenin anlamını bir türlü öğrenemedik.Oksijenin  hayat demek olduğunu es geçtik. Ormanları tek mangal yapmak için sevdik. Belki köyleri de sevmediğimizden ormandan kurtulursak köyden de kurtuluruz sandık. Şimdi köy, orman için deli oluyoruz. Mangalda kül bırakmadan konuşurken sönmemiş külleri ormanlarda bırakıp  yangınlar çıkardık. Yaşam için en gerekli şeyi,  oksijeni ormanlarınürettiğini belleyemedik; ama arabalardan bağıra bağıra egzoz dumanı saçarken yaşadığını hissedenler oldu. El kesimi eriştenin yerini fabrika ürünü makarnaaldığında bir çırpıda unutuverdik geleneksel tadımızı. Bakır kaplar, alüminyuma yenildi. 

Dünyadaki bütün başkentleri öğrendik neredeyse de onca denizlerimizdeki balık türlerini öğrenemedik. Endemik bitkilerimiz, şifalı otlarımızın anlamını, zeytin ağacının ne demek olduğunu, doğu bölgelerimizin olağanüstü tabiatının güzelliğini, akarsularının değerini hiçöğrenemedik.

En acısı, dilimizi öğrenemedik ki sıra yabancı dile gelsin! İlk yardım öğrenmek mi? Adam sen de.  Anlamayı da anlatmayı da hala bilmiyoruz.Sevgi mi?Çocuğa, hayvana, insana, ormana, kuşlara, ağaçlara, sanata, edebiyata, mimariye ve daha nelere nelere sevgi…Sevgi, paraya, pula, mala mülke olursa amenna…Gerisi şiirlerde kilitli.Sevgi, Yunus Emre’nin işidir. O anlatır. Biz okuruz dörtlüklerini. Böyle belleyince  sarpa sardı her şey…

Yunus’un dizelerini okursak, bir de Mevlana’nın “Gel, yine gel” çağrısını biliyorsak daha ne olsun. Çoktan sökmüşüz biz sevgiyi. Yunus’u, Mevlana’yı sindirip sindirmememiz önemli değil. Bizdenler ya onlar;duyduk ya dizelerini. Daha ne olsun!“Gel” dese de Mevlana, kimimiz “git, uzaklaş” anladıysak da önemi yok o zaman! O halde  var mı bizim üstümüze sevgide?Biz sevgiyi de hiç öğrenemedik. Saygı mı? Belki, şöyle böyle.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (AcemiDemirci), 07.03.2017, 10:25
Aemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiD

Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    ARŞİV