16 Temmuz 2018 Pazartesi

Mutlaka izlenmesi gereken 10 Türk filmi

Mutlaka izlenmesi gereken 10 Türk filmi... Notos dergisi, otoriterelere sorarak sizin için efsane 10 Türk filmini seçmiş. Yol'dan Bir Zamanlar Anadolu'ya bu filmleri mutlaka izlemelisiniz...

05 Mart 2017 Pazar 00:00
Mutlaka izlenmesi gereken 10 Türk filmi

 

İlk 10 Film

001yol

YOL

Şerif Gören, 1982 

Yol’un iki ana karakteri Seyit Ali ve Mehmet Salih, izinli çıktıkları cezaevinden memleketlerine giderken trende karşılaşırlar. Biraz sohbetin ardından ikisi de koltuklarına geçer ve uyumaya çalışır, ancak başaramazlar. Seyit Ali bir süre sonra arkadaşına dönerek şöyle der: “İnsanın aklı kendine düşman olur mu? Benim aklım bana düşman.” Yol’u yalnızca Türkiye’nin değil, dünya sinemasının da en büyük filmlerinden biri yapan özellikleri saymakla bitmez. Memleket üzerine bir filmdir öncelikle, ülkenin dört bir yanını sade bir şekilde çıkarıp koyar önümüze. 12 Eylül darbesinin ülkeyi nasıl bir hapishaneye çevirdiğini de gösterir ustaca. Ama aynı zamanda “erkeklik” üzerine yapılmış en önemli filmlerden biridir Yol. Seyit Ali ve Mehmet Salih, yolları hapishaneye kadar uzanmış bir erkeklik serüveninin en kritik aşamasına gelmişlerdir. Bütün hayatlarını “erkek” olmanın olanaklarıyla kurmuş, erkeklik uğruna mahpus damlarına düşmüş ve bunu gururla taşıyan adamların, hiç istemedikleri halde yine erkekliğin kanunları yüzünden yokoluşa gidişinin hikâyesidir Yol. Seyit Ali’nin aklı bu yüzden kendisine düşmandır. “Erkekliğin” karısını öldürmesine dair buyruğu ile ona duyduğu sevgi arasında bir yerlerde bocalarken, aklının kendisine düşman olduğunu sezer. Film bu anlamda Yılmaz Güney’in cezaevine düşmesine neden olan “erkeklik” hallerinin de ironisidir aynı zamanda. Yılmaz Güney, aklının kendisine düşmanlığını Seyit Ali ve arkadaşlarının gözünden anlatır bizlere. Yılmaz Güney’in kameranın arkasındaki gözü kulağı ise Şerif Gören’in maharetidir. • Şenay Aydemir

002birzamanlaranadolu

BİR ZAMANLAR ANADOLU’DA

Nuri Bilge Ceylan, 2011 

Bir Zamanlar Anadolu’da bir toplum otopsisidir. Yengin erkeklerin iktidar çatışmalarını, onların alt-üst ilişkilerini, kendi eksikliklerini örtbas etmeye ve kişisel çıkarlarını kollayarak yaşamaya çalışmalarını anlatır. Toplumun başat kurumlarında görev alan doktor, savcı, polis ve askerin gece boyu Anadolu’nun kırsalında oradan oraya sürüklenmelerini izleriz. Bu karakterler, bozuk düzene karşı mücadele etmeksizin “öğrenilmiş çaresizlik” içinde yaşamayı seçen insanlardır. Bir katil ve bir kurban söz konusudur, ancak araştırmayı sürdüren ekipten hiç kimse bu durumu pek umursamamaktadır. Kişisel uğraşlar, beklentiler, hedefler gündeme gelir sürekli. Çünkü esas vurgu, insanın karanlık doğasına yapılır; işlenen cinayetin aslında gerçek faili düzeni devam ettiren o insanlardır… Çehov’vari bir hissiyatla hareket eden Nuri Bilge Ceylan, Ercan Kesal ve Ebru Ceylan’la birlikte Türk sinemasının en sarsıcı filmlerinden birisine imza atar. • Emrah Öztürk

003umut

UMUT

Yılmaz Güney, 1970

Yılmaz Güney’in “Çirkin Kral” döneminden bambaşka bir sinema diline geçiş yaptığı filmlerin ilki olan Umut, sinemamızın başyapıtlarındandır. Aynı zamanda stüdyo mizansenlerinin aksine kameranın gerçek dünyada, gerçek insanların arasında dolaştığı İtalyan yeni gerçekçilik akımının ülkemizdeki ilk temsilcilerindendir. “Küçük insan”ın umuda yolculuğunu anlatır film. Ancak bu yol, mutlu sona çıkmaz. Adanalı yoksul faytoncu Cabbar, umudu önce piyango biletlerinde arar. Talihin temsilcisi olan bu biletlerin hiçbiri ona çıkmaz. Çaresizliği borçlarıyla birlikte büyüyen Cabbar, bu defa kurtuluşu nefesi güçlü bir hocanın işaret ettiği yerdeki defineyi aramakta bulur. Filmin ikinci yarısında tanık olduğumuz bu ikinci umut yolculuğu, onu hazineye değil deliliğe götürür. Umuda giden bozuk yol, Cabbar’ı gerçeklikten adım adım uzaklaştırmıştır. Film, başkarakterini komik veya acıklı duruma düşürerek değil, onu bu hale getiren toplumu hazin bir şekilde teşhir ederek anlatır trajedisini. Yılmaz Güney’in yazıp yönetip oynadığı filmin finali de dünya sinema tarihinin en etkili sahneleri arasındadır. Fakirin ekmeği olan umut, Cabbar’ı etrafında dönüp duran, aklını kaybetmiş bir pervaneye çevirmiştir. • Hakan Bıçakcı

004sevmekzamani3

SEVMEK ZAMANI

Metin Erksan, 1965 

En çok yağmurları hatırlıyorum düşündüğümde. Müşfik Kenter’in güzel ve hüzünlü yüzünü yıkayan yağmurları. Sonra rüzgârın dövdüğü dalları, iskelelerin vakur ama bir taraftan boynu bükük hallerini, kayıkla birlikte süzülen o fotoğrafı… O güne kadar izlediğim Türk filmlerinden farklı bir filmdi Sevmek Zamanı. Metin Erksan’ın kim olduğunu bilmiyordum o zamanlar; izlediğim okuduğum şeyleri onu çeken, yazanlardan bağımsız alımladığım, eşsiz ve geri dönülmez zamanlardı onlar. Neden bu kadar çok sevdim bu filmi, diye sık sık düşünmüşümdür. Acaba aşk üzerine hiç duymadığım sözleri toy yüreğime fısıldaması mıydı asıl sebep? Bir erkeği bunca hazin ve güzel severken hiç görmediğimden olabilir miydi? Bir fotoğrafa âşık olmanın nasıl bir şey olduğuna mı kafa yormuştum yoksa? Ya da suretle aslın bitmeyen savaşına? Sonrasında aşkın, sevginin –işte adına ne dersek diyelim– aslında insanın daha çok kendiyle ilgili olduğunu, ötekinin sadece bir vesile olduğunu keşfetmemde etkisi ne kadardır acaba Sevmek Zamanı’nın? Tüm bu soruların yanıtları belirsiz benim için. Bildiğim bir şey var ki, bir kez izlediğim, derinden etkilendiğim, tam yirmi yıl geçtikten sonra tekrar izlemekten korktuğum filmlerdendir benim için. Kuytularımda bir sırça hatıradır Sevmek Zamanı, kırılmasın diye sarıp sarmaladığım. Öyle yoğun ve derin bir imge bırakmıştı ki genç yüreğimde, onun bugünkü ben tarafından sarsılmasına izin veremem. • Yalçın Tosun

005muhsin-bey3

MUHSİN BEY

Yavuz Turgul, 1987

Muhsin Bey denince gözümün önüne yeleği, kravatı, beyaz gömleği gelir. Eski İstanbul’un fakir ama kültürel değerlere bağlı hatta onları yaşatan beyefendileri gelir. Çocukluğumda bu tür “amcalardan” çok sayıda vardı, kimi emekliydi, kimi memurdu; evde pazar günleri bile kravat takarlar, içlendikleri zaman ağdalı sanat müziği parçaları mırıldanırlar, akşamdan akşama rakılarını ihmal etmezler, mahalle duygusuna sahiptirler, birbirlerini fötr şapkalarını hafifçe kaldırarak selamlarlardı. Onların yok olmakta olan bir tür olduğunu Ah Güzel İstanbul filminde Sadri Alışık’ın canlandırdığı Haşmet karakteriyle görmüştük daha önce. Bir anlamda kendi yonttuğu heykele âşık olan adam, Pygmalion, hikâyesiydi Haşmet’inki. Ya da Charlie Chaplin’in unutulmaz filmi Sahne Işıkları. Sahne Işıkları’nda eski ve artık zamanı geçmiş bir komedyenin yardım ettiği genç kızın ünlenerek ondan kopuşu anlatılır. Ah Güzel İstanbul’da da Haşmet köyünden artist olmak için kaçmış olan Ayşe’ye sahip çıkar, hatta onun meşhur olmasının yolunu açar ama tıpkı Sahne Işıkları’nda olduğu gibi Ayşe, Haşmet’ten kopar. Her iki hikâyede de aşk önemli bir bileşendir. Muhsin Bey’de ise bu konu bir adım daha ileri gider ve son derece önemli bir toplumsal konuya temas eder. Bu sefer köyden gelen Ali Nazik karakteri erkektir. Muhsin Bey’in tam zıddıdır, Doğu’dan gelmektedir ve daha ilk ortaya çıktığı andan itibaren herkes tarafından küçümsenen ve alay edilen bir tip olarak çizilir. Türkücü olmak isteyen Ali Nazik’i başta reddetse de hikâye boyunca aralarında bir yakınlaşma olur ve zavallı delikanlı Muhsin Bey’in desteğiyle şöhret basamaklarını tırmanır. Ancak hırsı her şeyin önündedir, herhangi bir ahlaki değere sahip değildir. Zaten türkücü olmak için yola çıkmış olmasına rağmen “yoz” bir müzik olan arabeskle meşhur olmuştur. Dünyevi başarı dışında hiçbir amacı ve inceliği olmayan bu öteki dünyanın çocuğu elbette Muhsin Bey’i de ezip geçecektir. Hatta onun sevdiği kadını da elinden alacaktır. Zaten bir arabesk sanatçısı yarattığı için kendine saygısını kaybetmiş olan Muhsin Bey, Ali Nazik’in nankörlüğü karşısında bir kez daha yıkılır. Tabii tüm bunlar o dönemin kentsel dönüşüm projesinin bir sonucu olarak yıkılan, tahrip olan Tarlabaşı’nda geçmektedir. Eski İstanbul tüm olumlu, soylu değerleriyle yok olup giderken ondan boşalan yer Doğu’dan gelen ilkesiz ve en ufak bir estetik duygusundan yoksun öteki tarafından işgal edilecektir. Her ne kadar son sahnede sevdiği kadını bu ilkesiz ilkelin elinden kurtarmış gibi görünse de izleyicinin gözünde yeni dünyanın kazananı Ali Nazik’tir. O yıllarda bu filmi içim acıyarak izlemiştim. Muhsin Bey’de kaybolup gidenin o çocukluğumun İstanbul’u olduğunu hissettiğim için sanırım sonuna kadar Muhsin Bey’le özdeşleşerek sorgusuz sualsiz kabul etmiştim önüme koyulan bu formülü. Oysa şimdi bu bakışın son derece sorunlu olduğunu düşünüyorum. Doğu’dan, Anadolu’dan geleni soysuz bir işgalci ve yıkıcı olarak resmetmek çok derin bir ötekileştirme değilse nedir? Filmi salt bir ötekileştirme hikâyesi olmaktan çıkaran elbette kentsel dönüşümün yıkıcı etkilerinin kaydını tutuyor oluşudur. Ancak filme göre örtük olarak bu yıkımın sebebi Ali Nazik’te vücut bulan ötekidir. Âdeta Beyoğlu’nu, Tarlabaşı’nı yıkıp yok eden Ali Nazik ve onun gibilerdir. Yıkım görüntüleri Ali Nazik’in artık profesyonel bir arabeskçi olarak sahneye çıktığı sekanslar arasında verilir. Yozlaşmanın en doğrudan temsili haline gelir. Ali Nazik bir sebep değil, olsa olsa sonuçlardan bir sonuçtur ama film bizi tersine ikna eder. Belki bu yüzden Yavuz Turgul daha sonraki yıllarda bu rolleri tersine çevirecek, mekân olarak yine Tarlabaşı’nı seçerek ve hatta aynı oyuncuları kullanarak günah çıkaracaktır. Bu sefer Doğu’dan gelen Eşkıya soyluluğun simgesi olacaktır. Asla Muhsin Bey gibi bir inandırıcılığa sahip olmayan Eşkıya yönetmenin bir çeşit Muhsin Bey hesaplaşması olarak okunabilir. • Murat Gülsoy

006masumiyet

MASUMİYET

Zeki Demirkubuz, 1997 

Bu coğrafyanın kendine has duygu atlasında özel bir yeri vardır Masumiyet’in. Belki arabesk diyerek kestirip atılabilecek, oysa tarifi pek de kolay olmayan bir hissiyatı kristalleştirir. Zeki Demirkubuz, henüz ikinci filminde, mekânın ruhunu dillendirmekte ne denli yetkin olduğunu belli eder. Kenar mahallelerin, demir tastan çorba içilen esnaf lokantalarının, izbe otellerin, taşra pavyonlarının içini onun kadar iyi konuşturan, sıvası dökülen duvarlardan, gıcırdayan kapılardan etrafa sirayet eden ruh halini onun kadar iyi tasvir eden az bulunur sinemamızda. Masumiyet’te, üçüncü sayfa haberlerinden çıkmış, sinemamızda daha önce ancak melodramların kabaca çizilmiş evrenine girebilmiş karakterlerin ortasına atar bizi Demirkubuz. Tahliye vakti geldiğinde hapishaneden çıkmak istemeyecek kadar hayata atılmaktan korkan Yusuf, ailesini terk edip bir kadının peşinde şehir şehir dolaşan Bekir ve bir mahalle kabadayısına duyduğu saplantılı aşkın izinden giderek taşrada çalışmadık pavyon bırakmayan Uğur… Sürekli kadere sitem edilen, kendine acımalarla mağdur edebiyatı yapılan bir kolaycı arabesk dünyası değildir bu. Demirkubuz’un özgünlüğü, kenar mahallelerdeki bu yaşamlara içkin açmazları tüm sertliğiyle göstermesindedir. Bu dünyada masumiyete, hayallere yer yoktur ama yine de denemekten, yenilgiden vazgeçilmez. Karakterlerini “kader mahkûmluğuyla” değil, içinde yer aldıkları sınıfsal prangaların içinde debelenen, her türlü tutkuları, duygu patlamaları bu prangaların bağlı olduğu duvardan sekip dönen insanlar olarak biçimlendirir Demirkubuz. Bunu yaparken bizzat o karakterlerin dilinden konuştuğu içindir ki Masumiyet’in pek çok tiradı sinema tarihimize geçmiştir. • Abbas Bozkurt

007anayurt_oteli

ANAYURT OTELİ

Ömer Kavur, 1987 

Anayurt Oteli, on iki odalı eski konak, yeni otelin emektar ve gönüllü tutsağı Zebercet’in, bir kıvılcımla “bir insanın yapabileceği her şeyi yapmaya” soyunmasının sarsıntılı hikâyesini anlatır. Heybetli kapının ötesindeki dünyanın, pencerelerin dışında gözleri kör edercesine parlayan güneşin giremediği, bu karanlık, köhne binada, kapalı, tekdüze, durağan bir hayat sürer Zebercet. Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın, kâtibin tüm düzenini altüst edecektir. Sığıntı, dar, mahsur hayatından adım adım uzaklaşır. Belki de “kalabalıkta onun da olabileceği” aklına düştüğünden çarşıya iner, alışveriş yapar, meydanda bayram kutlamalarını seyreder, meyhanelerde içer, dışarı mahallelerde horoz dövüşüne, başka “erkek çiftlerle” dolu bir sinemaya, bir cinayet davası görülen mahkeme salonuna gider, mezarlıklarda dolaşır. “Zebercet Gezgin” diye yazar bir gün adını otelin kayıt defterine, artık kafesinden çıkmış bir kuş gibi özgürdür. Ama “dayanılacak gibi değildir bu özgürlük”. Yusuf Atılgan’ın enfes eserinin uyarlaması, en başta Macit Koper’in olağanüstü oyunculuğu, onun yanı sıra otel olarak bulunan mekânın uygunluğu ve Ömer Kavur’un 80’ler görsel popüler kültür imgelerini (The Cure’dan “Friday I’m in love” şarkısının klibi, Müjde Ar ve Hakan Balamir’in oynadığı Göl’den sahneler, Jean-Claude van Damme’lı dövüş filmi vb.) çok yerinde kullanılması neticesinde, müşkülpesent edebiyatseverler için bile müthiş bir film. • Nazan Maksudyan

film+kpk 2.tif

SELVİ BOYLUM AL YAZMALIM

Atıf Yılmaz, 1977 

Selvi Boylum Al Yazmalım, şüphesiz Türkiye sinemasının gelmiş geçmiş en sevilen filmlerinden biri. Bunun nedenleri saymakla bitmez. Cengiz Aytmatov’un öyküsünden Ali Özgentürk tarafından başarıyla uyarlanmıştır. Kamera arkasında gelmiş geçmiş en iyi yönetmenlerden Atıf Yılmaz vardır. Kadın hikâyeleri anlatmadaki hüneriyle tanınan Atıf Yılmaz, Asya’nın aşkını, çaresizliğini, ikilemlerini izleyicisine geçirir. İçses kullanımındaki başarı izleyicinin Asya’nın öyküsüyle özdeşleşmesini kolaylaştırır. Oyunculuk gösterisidir: Asya rolünde Türkan Şoray, izleyicinin gözünü bir an bile üzerinden ayırmasına izin vermeyecek kadar perdede hâkimiyet kurar, dokunaklıdır. Kadir İnanır, İlyas karakterini canlandırırken kariyerinin doruklarından birindedir. Cemşit rolündeki Ahmet Mekin, ne kadar usta bir karakter oyuncusu olduğunu izleyicinin içine işleyen performansıyla kanıtlar. Cahit Berkay’ın Selvi Boylum Al Yazmalım için bestelediği film müziği kadar efsaneleşeni Türkiye sinemasında yoktur. Oyunculuk, senaryo, yönetmenlik, bunlar klasikleşen bir filmin beklenen birleşenleri. Selvi Boylum Al Yazmalım’ı bir adım öne taşıyan, Yeşilçam’a bağlılığı ve farklılığıdır. Hem gelenekten beslenir, hem ayrılır. Yeşilçam’ın yıldızları rol alır belki ama zengin fakir ikilemi yoktur. İlyas’ı evinden uzaklaştıran kıran kırana bir geçim derdidir. Asya sıcak bir yuvayı hayırsever bir zenginde değil, bir yol ustasında bulur. Film kolaycı çözümlere değil, finalde öne çıkan “emek”e vurgu yapar. Birey şartlara karşıdır. Sevgi ve emek, Yeşilçam ve yenilik iç içe geçer. • Nil Kural

009susuz-yaz

SUSUZ YAZ

Metin Erksan, 1963 

Susuz Yaz bende silinmez etkiler bırakmış bir filmdir. Erol Taş’ın ineğin memesini emmesi sinemamızda belki de aşılamamış sahnelerdendir. Çocukken dağ başında ineğin memesinden sızan süte doğru uzanan yılanı gördüğümde bile bu kadar etkilenmemiştim. Susuz Yaz gerçekten de sinemada yalınlığın bir görkemidir. O kadar çatışmanın bir filmde bir araya gelmesi şaşırtıcıdır. Suyla toprak, Habil ile Kabil, halkla devlet, hukukla adalet, özel mülkiyetle kamu hukuku ilişkilerinin yarattığı derin sorunları bütün insani boyutlarıyla ele alır. İlk bakışta basit bir su davası nasıl bu kadar zengin, bu kadar katmanlı işlenmiştir? Kuşkusuz bunda hikâyenin yazarı Necati Cumalı ile yönetmeni Metin Erksan’ın payı büyüktür. Sinemayı sinema yapan her şey, ilk başta oyunculuklar, kamera hareketleri, insan-mekân-zaman arasında kurulan altın oran eşsizdir. Bütün insanlık durumları ince ince işlenmiştir. Sosyoloji, ekonomi, felsefe, psikoloji, erotizm, hukuk gibi aklıma gelen türlü başlıklarda oylumlu yorumlara izin veren bir yapıttır. Metin Erksan hayranlığımın Sevmek Zamanı ile birlikte sebebidir. Çocukken Erol Taş’ın Cankurtaran’daki kahvesinin önünde çetecilik oynamak, delikanlıyken Sahaf Simurg’ta Metin Erksan’ın sohbetine denk gelmek de benim şansım olsa gerek. • Murat Yalçın

10suru

SÜRÜ

Zeki Ökten, 1978 

Türkiye sinemasının 70’lerdeki yapıtaşlarından biridir Yılmaz Güney’in senaryosunu cezaevinde yazdığı ve Zeki Ökten’in yönettiği Sürü filmi. Toplumsal gerçekçi sinemanın en önemli örneklerinden biri olan Sürü, bir kan davası yüzünden köyünden göçmek zorunda kalan insanların hikâyesini anlatır. İki aşiret ailede de kan davası yüzünden çok kişi ölmüştür, aşiretlerden biri bu kan davası bitsin diye kız kardeşleri Berivan’ı Şivan’a verir, böylelikle kan dökülmez sanırlar ama Berivan’ın doğurduğu üç çocuğun da ölmesi bir ihanet gibi algılanır. Berivan hastadır ama Şivan’ın ailesi için tam tersine içeri sızmış bir haindir. Sonunda göç etme vakti gelir; Şivan Berivan’ı, babası Hamo’yu ve koyun sürülerini de alıp trenle Ankara’ya göçer. Ankara’da bir sığınak gibi başlayan hayatları gittikçe dinmeyen bir trajedinin başlangıcı olmuştur artık. Gerek sürüyle birlikte yola çıktıkları tren sahneleri, gerekse de Şivan’ın Berivan’ı Ankara sokaklarında sırtladığı sahneler derin gerçekçiliğiyle etkiler. Şivan’ın Berivan’ı iyi etmek için aşkla verdiği uğraş filmin en dramatik kısımlarını oluşturur. Günümüzle bir köprü kurmaya çalışırsak da Berivan’ın kardeşlerinin, “Biz barış istedik, kimse ölmesin istedik ama olmadı” diye yakınmaları ise kan davasına karşı barış istemenin günümüzle nasıl da ortak bir güncellik taşıdığının kanıtı gibidir. • Janet Barış


Bu habere yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    İstanbul Kaliteli Eğlence Sunan Cici Kızların Adresi escort taksim escort beşiktaş escort mecidiyeköy escort şişli
    izmit escort mersinzen.com niceantalya.com samsungcv.com
    ataşehir escort beylikdüzü escort
    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    ARŞİV