22 Ekim 2020 Perşembe

Konuşamıyoruz;Ama İyi Arkadaşız

24 Eylül 2020, 11:20
Konuşamıyoruz;Ama İyi Arkadaşız
Ayşei Yasemin Yüksel (Acemi Demirci)

Ne yüz yüze ne telefonda… Sohbet edercesine konuşamıyoruz. Bana sorduğun soruların cevabını veremiyorum. Hayır, anlatmaya gücüm yetmediğinden değil, senden fırsat bulamadığımdan.

Seni severim, bilirsin.  Uzun zaman haber alamasam meraklanır, ararım. Elim telefona uzanırken de çocukken ateşi gösterip “cıs olur” dediğimizdeki  ürpertiyi duyarım ama. Çünkü arayan ben olsam da telefonun öbür ucundaki sen tarafından  sorgulanana dönüşüveriyorum. Ama artık ben sorgulayana dönüşüyorum, bilesin! Mademki arkadaşlık konuşmak, dinlemek üzerinedir…

Çok iyisin, pek hoşsun daaa… Seninle konuşmaya başladığımız anda yüzüne yüzüne parmak sallanan çocuk gibi hisediyorum. Oysa karşında çocuk yok ki. Hoş  olsa da değişmezdi. Konuştuğun kişiyi bir tart, ölç, biç. Bilirsin çocuğa bile o istemedikçe bir şeyi yaptıramazsın. Basar yaygarayı çünkü. Telefonun öbür ucunda sen parmak sallarken yaygarayı basmayı ne çok istiyorum bir bilsen!

Diyelim ki aklıma düştün, aradım seni. “Nasılsın?” dedim. Bana nasıl olduğunu söylersin belki, lütfedip. Ama hemen ardından gelen  sözün bir sorudur. Klişe. “Asıl sen nasılsın?” “İyiyim” derim haliyle. Bu kez de “bak ne diyecem, sen nasılsın asıl, neler yapıyorsun?” demenle konunun akışı yeniden bana döner.

Haa, diyelim ki iyi değilim. Olur a, iyi olmadığım anlardayım o sıralar. Tutup söylesem halimi ne olacak? Sen  gelemezsin ki sorun dinlemeye. Bunalırsın! Hemen “amaannn, bak ne diyecem. Dünya kısa. Boş ver gitsin. Tatile nereye gideceksin?” diye konuyu değiştirirsin. Bu kez de tatile gideceğim yeri beğenmezsin. “Bak ne diyeceğim, orası rüzgârlı. Ama bizim Side var ya… Ondan daha iyisi yok” dersin. Tatile gitmeyeceğim desem, “bak ne söyleyeceğim, ille git. Tatil iyidir. Hele de bizim Side’de” dersin.

“İyiyim” demem de dert olur sana. Çünkü senin daha iyi hissetmen için benim senden daha çok incindiğim bir yanım olmalı. Bu kez yaralarımı en iyi bilenlerden olduğundan birinden birinin kabuğuna tırnağını geçiriverirsin. Bir yandan da başlarsın akıl vermeye. Eksik olma, teşekkürler de karşındakilerin de bir beyni, görmüş geçirmişliği  var değil mi? Üstelik o, kendi şartlarını senden daha iyi bilendir, değil mi? Sen,  kendi işlerini kotar, toparla da sonra taa bana kadar yetiş!  Haa, olur a, senden akıl istemiş olsaydım, o zaman ne ala. Deee, akıl sormadan akıl verme huyun yok mu! 

Bir de hiç anlamıyorsun senin verdiğin akıllardan, “şöyle yap”, “böyle yapma” direktiflerinden bunalıp boğulduğumu. Öyle ki gulu gulu seslerini dahi duymuyorsun. Nasıl sıkıcı oluyor seninle aynı yaştaki birine her defasında kendince akıllar yağdırman. Bazen çat diye telefonu yüzüne kapatasım bile geliyor. Ama olmaz. Biz çocukluktan beri kankayız. Sizin evde ders çalışır, bizim evde limonata yanında poğaça yerken, apartman bahçe duvarında oturup dama oynarken, okulda hep yan yana idik. Ama o zaman telefonda değildi konuşmalarımız. Tüm sokağın çocukları bir arada idik. Sardırdığın  tek ben değildim yani. Ya şimdi… Kimse kalmadı çevrende. Şu çok bilmişliğin ama kendini bilmezliğin var ya! İşte  etrafındaki herkes akıllarını başkalarına vere vere ziyan etme, sana da kalsın diye dörtnala kaçtılar senden. Çevrende kalan birkaç kişi olmanın  yükünü taşıyorum şimdi fazlasıyla.  Bazen yangın alarmı gibi sinyal veriyorum, ofluyorum; ama anlamıyorsun. Senden dörtnala kaçanlardan en  sonuncusu  ben olabilirim yakında!

Artık kırk sekiz yaşındayız. İş güç sahibi, çoluk çocuğa karışmış anneleriz. Şimdi ne aynı apartmandayız ne de aynı mahallede. Kırk yılda bir görüşür olduk hayat telaşı içinde. Yine de bir yerlerde buluştuğumuzda, kırk yılda bir gördüğün arkadaşına özlem duymamış da onun seçeceği mönüye kadar karışma derdindesin gibime geliyor. Diyelim ki pilavı bulgur olanından  isteyeceğim tavuk sotenin yanına. “Bak sana ne diyeceğim, pirinç pilavı ye. Ben hep onu pişiririm. O daha iyi.” dersin. Köfte yiyecek olsak benim istediğim ızgara köfte yerine ille senin yediğin, içindeki pirincin dünkü müşteri tabaklarından kalma artık pilav olup olmadığını aklımdan atamadığım kadınbudu köfteden yemem için üstelersin. Neden sen benim sipariş verdiğimden söylemiyorsun da ben her seferinde senin sipariş verdiğinden söylemek zorunda kalıyorum? Çünkü egon okşanılmalı, değil mi? Senin seçtiğini diğerleri de seçerse sen en doğrusunu seçmişin hissedeceksin ya! 

Tümden yıldırıcı ısrarının, dahası baskının sonucu sırf seni kırmamak, beş yaşından beridir süren arkadaşlığa zarar vermemek, birlikte geçecek birkaç saati kazasız belasız atlatmak için senin seçtiğini seçmek zorunda kalmam, belki de senin uzun süredir hissettiğin tek mutluluk, değil mi? Çünkü yaptığın tüm tercihlerden hoşnutsuzsun. Başta kendinden hoşnutsuzsun. Çocukken de böyleydin. Oyunlarda hep mızıkçılık yapar, takımlar oluşturduğumuzda öbür takımın daha güçlü yani iki canlı çocuklardan oluştuğunu söylerdin. 

Dünkü telefon konuşmamızın ardından oturup düşündüm de… Ne konuştuk biz sahi?  Gerçek bir konuşma olmamış ki aramızda. Bir baktım beni payladın, bir baktım “yoook, öyle yapma! Şunu şunu yap sen” diye sıraladın. Ağzımdan çıkan her sözcüğün tersini söyleyip  yetmedi bir de her konuda didiklemişsin beni. Neymiş, korona virüs salgınında işten eve döndüğümde elimi, yüzümü yıkıyor muymuşum? Dahası çantama kadar her şeyi silip dezenfekte ediyor muymuşum? Yapma! Komik oluyorsun. Sağlık konusunda böylesi sağlıksız bir konuşma yapma. Bıkkınlık veriyorsun. Haddini aşmak ne demek, sınırların ötesine geçiyorsun. Ama… Nedense kendi hakkında neredeyse hiç konuşmazsın. İyi şeylerini anlatmaktan öteden beri  kaçınırsın… Olur a, nazar değerse! Açığını oldum olası anlatmazsın. Kötü şey de her gün yaşanmaz zaten. Aman olmasın da.

Düşündüm, düşündüm kırk beş dakikalık telefon görüşmesinde ne konuştuk diye… Aslında hiçbir şey konuşmamışız. Çünkü telefon, senin sayıp dökme, istenmediği halde karşıdakilere bilgiççe akıl verme oyuncağın. Ama sohbet oyun değildir ki! Ah şu seni giderek çekilmez yapan karşındakiler dünyadan habersizmişçesine ne yapmalarına ait talimatlarını sıralaman yetmezmiş gibi  bir de o anki sorunlarını deşip yaralama huyun!  Birini çok sevimsiz, katlanılamaz  kılan haller bunlar!

O kadar bunaldım ki o telefon konuşmamız sırasında,  sırf  konu benden uzak olsun diye aklıma ilk gelen şeyi ağzımdan kaçırmış, “evi tadilata mı soksam!” dedimdi. “Bak, ne diyeceğim! Mutfakla salon arasındaki duvarı yık, açık  salon yap. Penceresiz duvarı şu renge boya; pencerelerin doğramalarını söktür yerine plastikten olanlardan taktırt. Çocukların odalarının kapısını sürgülü plastikten yap.  Diğer masif ahşap kapıları da amerikan kapı yap, modern gözüksün” diye başladığında “yok, vazgeçtim tadilattan, evi satacağım” demek geçti içimden, biliyor musun?  Ya, bir dur, n’olur! Bir düşün! Tadilata girecek olan kimin evi? Benimse eğer,  benim zevkime göre seçilir malzemesi de, rengi de. Sen kendi evini tadil ettiğinde ben bir şey dedim mi? “Evin her yanını plastiğe bürüdün, yazık ettin”  dedim mi? Ne  evimin pencerelerindeki ahşap doğramaların yerini plastik çerçeveler alacak ne de kapılar  amerikan kapı olacak! Haa, en önemlisi de şu! Şunu anla, herkes kendi evini kendi istediğince yapar, dayar döşer. Daha  da olmadı, baktı  kendisi kotaramıyor sana değil iç mimarlara başvurur.Yaaa!

Sen pervasızca, karşındakini taş devri insanı sanıp aklına geleni “bak, bu araba, arabalar çeliktendir. Bu ev. Çimento ve demirden yapılır. Bu telefon. Birbirine uzak insanlar bununla haberleşir” diye anlatmaya kalktığında senin cahillik derecesinde dünyadan habersizliğinden,  iletişimsizlikten fenalık geliyor bana. Öyle ki “nasıl hissettirdiğini anlamak istersen tersine bir telefon konuşmasını yapalım” diyeceğim de ben, senin yaptığınca konuşmayı beceremem ki. Konuştuğum insanlara saygım var çünkü. Konuşmak, tek taraflı olmaz çünkü. Sorulan soruya verilen cevap yarıda kesilip, cevaptaki en son sözcükle ilgili bambaşka bir konuya atlanmaz. Bu saygısızlık. Kadim arkadaşların konuşması böyle akmamalı. Konuşmak,  çokça da dinlemektir. Sorduğun sorunun yanıtını sonuna kadar  dinlemektir. Dinlemeyip, cevabını  daha üçüncü sözcüğünde keseceğin soruyu niye sorarsın ki o zaman, be iletişim özürlü arkadaşım? Sabrım kalmadı artık hep saçmalık dinleyen olmaya. 

Bir de… Telefonu kapattıktan sonra ne düşünüyorsun? Mesela nasıl olduğumu öğrenebilmiş oluyor musun? Hiç sanmam. Kompleks gidermece hissinin sende tavan yaptığına eminin ama. Kum torbası gibi hissetmek istemiyorum artık telefonun öbür ucunda seninle konuşurken.  

Kankacım, dur bir lütfen! Benim alanıma girme daha fazla. Konuşmalarımı da kesme! Yoksa  inceldiği yeren  kopmadan ben keseceğim bu sinir bozukluğu ile bunca yıllık arkadaşlığı.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 25.06.2020

Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    ARŞİV