25 Ocak 2021 Pazartesi

Karakancaloz Fırtınalı Duman Rengi

13 Ocak 2021, 13:43
Karakancaloz Fırtınalı Duman Rengi
Ayşei Yasemin Yüksel (Acemi Demirci)
Ben,  kıt kanaat geçinen bir ailenin hiç yeni ayakkabısı, bayramlığı  olmamış çocuğuyum. Akrabalardan hallice olanların yahut halimizi bilen eş dostun çocuklarının eskisini giyen abimin küçülmüş ayakkabılarını, giysilerini  giyerek büyüdüm. Benden sonra da küçük kardeşimiz giyerdi tüm o eski giysileri. 
Tek oyunum misketti. Alacak harçlığım olmadığından toprağa bulanıp tozlanmış misketleri yerden bulur cebime doldururdum. Tenekeden bile oyuncak arabam olmadı hiç kaldı ki  uzaktan kumandalı olsun. İlkokulda oyuncak metal arabalarını sıra üzerine koyarak yan gözle bana bakan arkadaşlarımın arabalarına gözüm kaymasın diye ne çabalardım! Çok acıdır yoksul çocuğu olmak. Şimdi anlıyorum ki yoksul bir baba olmak daha da acı. Babam bize  pazarda satılan oyuncak arabalardan bile alamadığından mahcup dönerdi pazarlardan,  içinde  birkaç kilo patates, soğan ve çökelek olan file ile. Bazen  canının sıkıntısını anneme bağırarak çıkartırdı. Yoksulluk iyi bir şey olsa “yok” ile başlar mıydı hiç o sözcük? Varsıl öyle mi ama? “Var” ile başlıyor daha ilkten. Biz var nedir  hiç bilmedik. Bizim varımız, yokluktu çünkü.
Tek ben okuyabildim üç kardeşten. Siz bir de bana sorun nasıl okuduğumu. Okul yolunda, yağmurda karda, birinin eskisi, abimin de küçülmüşü olan eski püskü ayakkabının  altındaki delikten dolan su, çamur ile ayaklarım buz keserdi.  Kuru havalarda da çakıllar dolardı içine. Annem, ne güzel  insandır o, neler yapmadı ayakkabılarım su almasın diye. Eski çorapların içine poşetler koyup  tabanlıklar dikti. Annemin yokluktan bulduğu bu çözüm biraz rahatlatsa da şiddetli yağışlarda fayda etmezdi. Ayaklarım dondukça ısınmam için tek çarem olduğunu düşünürdüm;  para kazanıp pabuçlarımı kendim alabilmek. Çok çabaladım bunun için. Bildim bileli yaz tatillerinde babamın çalıştığı çay ocağında bahşiş karşılığı çay taşıdım. Çay ocağı sahibi bir bardak çaydan ne kazanacak ki bana haftalık, günlük ödesin… Komşu esnafa pirinç çay askılarında  az mı çay dağıttım! Önceleri düşürüp bardakları kırdığım da oldu, çayları döktüğüm de. Ama sonunda sallaya sallaya hatta dökmeden havada ters çevirip gösteri yapa yapa askı nasıl taşınır öğrendim. Havada takla atan çay askısı gösterisinden en çok pasajdaki butikte çalışan ablalar hoşlanırdı. Bahşişimi de verirlerdi her defasında. Böylece üniversite hazırlık kurslarına gidebilmeyi garantilemiştim. 
Üniversiteyi kazandığımda evde bayram sevinci yaşanmıştı. Abim, parasızlıktan okuyamamış, askere gitmişti. Benim üniversiteli olmam herkesi sevince boğmuştu; ama babamın gözündeki nasıl okutacağım kaygısını hepimiz görüyorduk. Annem ezilip büzülüyordu ya masrafları karşılayamazsak korkusu ile. Ben üniversiteyi bitirene kadar annem nerede bulsa orada temizliğe gitti. O zapzayıf, üflesen uçacak kadar çelimsiz kadın... Aksam eve geldiğinde bir tarhana çorbasını karıştıracak hali kalmıyordu.
Teneke oyuncak arabalar ile oynamayacak kadar büyümüş çocukların üniversitede  gerçek arabaları vardı bu kez. Bilmem kaç vitesli, bilmem ne marka gıpgıcır arabalarını bir hava ile çekiyorlardı üniversitenin otoparkına. Yer kalmamışsa caddeye. Arabalarının kapılarını açış kapatışları yok mu! Arabasızları aşağılayan bir tonlama gibi gelirdi kulağıma o ses. Hele sınıf arkadaşlarımızı arabalarına doldurup kapıları çat çut kapatıp, motoru bağırtarak çalıştırdıktan sonra  tekerlerin asfalta inlercesine çıkardığı sesler arasında hızla uzaklaşmaları. 
Üniversiteyi bitirince iş bulabilmek için her kapıyı çaldım. Çay ocağına gelen hatırlı müşterileri, yandaki bankanın müdürünü defalarca ziyaret ettim. Sonunda hayal bile edemeyeceğim bir işim oldu. Meğer ben banka müdürüne  halimi anlatırken orada hesabı olan bir iş adamı etkilenmiş, beni sorup soruşturmuş. Güvenilir biri olduğumu duyup bitirdiğim üniversitenin adını öğrenince beni işe almak istemiş. Gözümü yerinden oynatacak bir aylık ile. Aylığım, babamın bir yılda kazandığının yarısı kadardı daha üçüncü yılımda. Deli gibi çalışıyordum. Hiçbir akşam yediden önce çıkmıyordum şirketten. Bazen dokuzu, onu bile bulurdu çalışmam. En iyisinden ayakkabı alabiliyordum artık; ama bu kez de koşturmaktan deliniyordu pabuçlarımın kösele tabanları. Kaldırıp atmadım ama hiçbirini. Çay ocağının olduğu pasajdaki, benim üçüncü el olarak giydiğim ayakkabılarımın delik olduğunu fark ederse bedavaya onaran babamın yakın arkadaşı yaşlı ayakkabı tamircisine perçinlettim onları her seferinde. Şimdi  kardeşlerim de kışları kalın lastik tabanlı bot giyiyorlar nihayet.
Artık dolgun maaşlı biri olarak evin mutfak masrafını ben karşılar olmuştum, taşındığımız apartman katında. Asker dönüşü iş bulamadığından çaresizlikten bahşiş karşılığı çay ocağında çalışan abime o fark etmeden harçlık bile bırakır olmuştum annem aracılığı ile. Eline vermedim hiç, gururu kırılırdı. Annem sanki ev masrafında arttırdıklarından  verir gibi verirdi yol parasını abime. 
Hayatını az çok düzene sokmuş biri olarak aklıma üniversiteden tanıdığım bir kız geliyordu sıkça. Parasızlıktan cesaret edip de bir türlü açılamamıştım Gülru’ya öğrenciliğimde. Gözlerim  koridorlarda onu arardı hep. Yakınına kadar giderdim, günaydın derdim, bir iki laf da ederdim. O da anlardı aslında dilimin ucundakini. Ama içimi açamazdım. Şimdi iyi para kazanan biri olarak ona söyleyemediklerimi söyleyebilirdim artık. Bir yolunu bulup Gülru’yu görmeliydim. Üniversitede ne alacak ne de faturasını ödeyebilecek gücümüz olmadığından cep telefonum yoktu. Gülru’nun telefon numarasını alamamıştım haliyle. Ama üniversite arkadaşlarımızdan nerede çalıştığını öğrenmiştim  çoktan.
Hemen buldum Gülru’yu. Gözleri parladı beni görünce. Neden bu kadar geç kaldığım için kendime kızsam da para yoksa  dolu buzdolabı, dolu tencere, dolu tabak, dolu mide yoktu da ondan bulamamıştım Gülru’yu, biliyordum. Para yoksa gelecek yoktu. Para yoksa gençlik olsa ne fayda, yuva kurabilmek yoktu. Yuva, eş, çocuk, aile sahibi olabilmenin hayali bile mümkünsüzdü. İş yoksa para da yoktu. Ah, parasızlığı ancak çeken bilir! Yokluğu, yokluktakiler bilir! Tok, açın halinden ne anlasın…
Gülru ile hemen o hafta sonu buluştuk. Okuldaki gibiydi hala. Huyu ipek gibi. İşi ağırdı. Hafta sonları kurslara gidiyor, arkadaşları ile görüşüyordu. Yani  özel birisi yoktu hayatında. Ellerimi ovuşturacak kadar sevindim buna.
Tam beş yıl sürdü Gülru ile buluşmalarımız. Gülru, gelecek kurabileceğim tek insandı. Hadi çıkarayım baklayı ağzımdan, yoksullar romantik olamaz sandığımdan söyleyemesem de artık yoksul olmadığıma göre romantik olabilirim; ben, Gülru’yu seviyordum. O da beni. İşte hayatım yoluna girmişti. Çok iyi geliri olan bir işim ve üniversiteden beri çok beğendiğim bir kız arkadaşım vardı. Eh, tüm bunlar olunca artık olması gereken tek şey kalmıştı. Evlenip barklanmak. Yuva kurup çoluk çocuğa karışmak. Yirmi dokuz yaşına gelmiş Gülru da beş yılın ardından artık bunun olmasını beklediğini belli eder olmuştu.
Bir türlü Gülru’ya evlilikten bahsedemiyordum. Aşmak istediğim bir eşik daha vardı çünkü. İki yüz elli bin  liralık arabamı, dört yüz elli bin liradan başlayan bir üst modeli ile değiştirmek. Bankada hali hazırda üç yüz bin liram vardı, katlana katlana bu tutara ulaşmış. Ama asıl önemlisi Gülru yedi yıl önce aldığı evin kredisini ödüyordu hala. Bu yüzden evlenirsek bir süreliğine tek başıma göğüsleyeceğim faturalar, çoluk çocuk giderleri zor olabilirdi. Arabamı da yenileyemezdim kolay kolay. Hiç oyuncak arabası olmamış biri olarak Gülru kadar istediğim bir şeydi bu araba da.
Son buluşmamızda Gülru  bambaşka görünüyordu. Arkadaşlığımızı irdeleyerek başladı söze doğrudan. “Beş yıl biz ne için yol aldık?” diye sordu. Beş yılda birbirimizi tanımamış isek boşa geçecek bir beş yıl daha hiç gerekli değilmiş.  Artık  böyle rotası belirsiz bir ilerlemeyi asla istemiyormuş. Adı bir türlü koyulamayan bu arkadaşlığı artık sürdürmek niyetinde değilmiş eğer yuva kurmak konusu gündeme gelmeyecekse. Susa kaldım. Ve Gülru masadan kalkıp arkasına bile bakmadan gitti. Beni öylece bırakıp. Gülru’dan sonra ben de kalktım masadan. Düşlediğim arabayı almak üzere en yakın sergi yerine gidip doğruca satış elemanına yöneldim.
Ya otuzlarında  ya da ufaraktan olduğundan daha genç gösteren, saçını başını kim bilir hangi hinlikleri düşünürken dökmüş, bakışı yolacak kaz ararcasına alıcıyı süzen, konuşma adabından habersiz eleman beni tepeden tırnağa şöyle bir süzdü. Sanki iş istemişim de beni süzen işveren gibi. Arabamı takas edeceğimi öğrenince de aracıma kaç  para istediğimi sordu. Oysa burada iki bilemedin üç senede bir yenilediğim arabamı uzman kişi inceleyip ederini söylerdi. Bu bedava mezar bulsa girecek kılıklı ve daha önceki o saygılı, yardımsever satış elemanlarına hiç benzemeyen eleman tam tersi bir yol uygulayarak hakkındaki kuşkularımı iyice pekiştirdi. Hiç haz etmedim bakışları insana kendini kaz gibi hissettiren bu kaz yolucusundan.
Yılın sonu olduğundan kampanyaya da girmiş istediğim modeli söyledim. En sevdiğim renkten,  duman renginden ellerinde kalmış mı diye bilgisayardan baktı. Bir tane varmış burada. Sanki çocuk kandırırcasına “şanslısınız, bu aracın plakası da var üstelik. Plaka vergisi ödemeyeceksiniz” dedi. Aklıma plakayı sormak geldi. Üç harfli, CDV  gibi bir şey söyledi. Sayısını da öğrendim. 134. Aracın nerede olduğunu sordum. “Depoda” dedi. Kaç kez uğrayıp yeni modellere baktığım ve üçüncü arabamı almak üzere bulunduğum Çankaya’daki sergi yerinde depo olduğunu bilmiyordum. Yoktu da zaten. Her araba değiştirdiğimde alt katta depo değil kaskosuna kadar işlerin yapıldığı muhasebe bölümü, bakım yeri vardı. İlginç!
Gözlerindeki  zafer kazanmış hilebaz ifadesi ile arabamın ederini belirleyecek uzman kişiyi çağırdı telefonla. Gençten bir çocuk geldi.Temiz yüzlü. Uzakça park ettiğim arabamı satış yeri önüne getirmemi rica etti. Sergi yerinden çıkınca beş on adım sonrasındaki iki basamağı inince  otoparktaydınız.  Tam önümde duran araba, alacağım modeldendi.  Şöyle bir dolandım etrafında. Arka farlarına, yüksekliğine göz attım. Ön cama burnumu dayayıp içeri bakındım. Aslında sergi yerinde  teşhirdeki arabayı incelemiştim; fakat o duman renginde değildi. Lansman rengi olan bakır renginde olduğundan pek itici gözükmüştü gözüme.
Bir kez daha önden bakayım istedim düşümdeki arabaya.  Aaaa… Aaaaa! Alacağım arabanın plakasına ne kadar benziyor bunun plakası. CDV yerine CDZ 134 bu ama. Bir harfi farklı tek. Aracın yanlarında da kocaman siyah büyük harflerle test aracı yazıyor üstelik. Yok canım,  olamaz, mümkün değildir şu an aklıma gelen. Bu test aracını satmaya kalkmış olamaz bana. Satış elemanının bana satacağı araç söylediğine göre depodaydı.  Sıfır  kilometrede demişti hem. Test arabası kaç yüz kilometrededir kim bilir. Aralık ayı ortasında araba almaya kalktığıma göre test aracı olarak  hizmet vermiş bu araç tüm yıl boyunca açıkta, test sürüşü için beklemiş olmalı. Asla sıfır kilometrede olamaz bu durumda. Ben işimi sağlama bağlayayım ama. Gidip bu hin bakışlı, bacaksız dazlak satış elemanına alacağım aracın plakası neydi diye bir kez daha sorayım. 
Yanına gittiğimde, silik bir tip olan satış elemanı beni görünce camlarının üzeri parmak izleri ile kirli gözlüğünün üzerinden hoşnutsuzca yüzüme baktı. Dedim ki tane tane, “birazdan almak için işlemlerine başlayacağımız arabanın plakası neydi acaba?” Bilgisayara bakıp “CDZ” gibi bir şey mırıldandı küçük sesi ile. Salgından dolayı ayrılmaz parçalarımız olmuş maskesinden dolayı iyice anlaşılmaz halde. Yanlışa yer vermemek için plakayı kodlamak istedim. “Zonguldak mı son harf, Van mı?” dedim. “Van” dedi. Tanrım! Bana, depoda olduğunu söylediği oysa kapının hemen önünde duran, dört kapıyı da kapsayacak irilikte üzerinde kocaman test aracı yazan  arabayı kakalayacakmış  demek bana az daha… “Ama o test aracı” dedim. Tokat yemiş bir eda ile baktı. “Olsun canım, ne fark eder. Bu yıl krizden dolayı kaç kişi araba almaya gelip test etti ki zaten” deyince uğraşmadım. Huyu mu bozuktu yoksa bana satacağı araçtan kazanacağı komisyona mı ihtiyacı vardı bilemedim. Yokluğu çok iyi bilen biri olarak belki evde mama bekleyen bir bebesi vardır korkusu ile de daha üzerine gitmedim. “Başka araç var mı, test aracı olmayan?” diye sordum.  Balgat’taki satış yerlerinde  varmış bir tane. “Hemen onun işlemine başlayayım” dedi. “Şansınıza bakın, o da plakalı” demez mi! Yok, beni aynı numara ile ikinci kez kandıramazsın silik eleman. Buradaki, Çankaya’daki arabayı bana depodaki sıfır araba diye satmaya kalkıştıysan Balgat’taki kim bilir nasıldır? “Gerekmez. Ben işlemlere oradan başlarım” dediğimde komisyonu kaçıracağından  sinirlice baktı yüzüme. Oyununu anladığımın ve bozduğumun farkındaydı. 
Balgat sergi salonundaki aracın plakalı olmasına bakılırsa o da test aracıydı. Bu silik satış elemanı, tam satışa getiriyordu  müşterileri anlaşılan. Ayaküstü, beş on dakikada kaç yalan söylemişti bana, gözüme baka baka, depoda, sıfır kilometrede dediği araç, şimdi kir pas içinde dışarıda bu modeli test edecek bir alıcı beklemekteyken. Ceviz büyüklüğünde yağan doluların altında.  Sonuçta ben de sokağa park edecektim ama o başka.  Üstelik de sıfır ve depoda denilen araçlar kapalı alanda olur. Balgat’a gitmeyecektim; ama bunu ona söylemeye bile gerek duymadım.  Oyununu anlamış olmamın ve yüklü komisyon kaçırmanın sıkıntısı ile alı al moru mor olmuştu yüzü gözü.
 
İki yüz elli bin liralık arabama binerken mutsuzdum. Bugün aracımı yenilemek hayali uğruna Gülru’dan olduğum yetmezmiş gibi bir de duman rengi arabadan da olmuştum. Benim halim de dumandı o an. Ben de duman altı. Karakancaloz fırtınası esiyordu içimde. 
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 12.01.2021

Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    EN ÇOK OKUNANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    BUGÜN
    BU HAFTA
    BU AY
    ARŞİV