27 Kasım 2020 Cuma

İşsiz mühendislerden rol çalan kafası boş, cebi dolular

11 Kasım 2020, 17:17
İşsiz mühendislerden rol çalan kafası boş, cebi dolular
Ayşei Yasemin Yüksel (Acemi Demirci)

Hiç tadilat yaptırdınız mı? Yaptırmışsınızdır. En azından boya badana için olsun kalfalar, işçiler, ustalar geçmiştir evinizden, işyerinizden. Eğer bir kez bu işe kalkışmışsanız yapa boza öğrenen açıkgözlerin eline su terazisi alıp nasıl da eskilikten gıcır gıcır gıcırdayan gemiler gibi seferdeyken gıpgıcır gemileri andıran işsiz inşaat, jeoloji mühendisleri, teknikerleri, mimarların nasıl da kızağa çekilmiş halde olduklarını görmüşsünüzdür.

Tadilata kalkmak, ayaklarınızı uzatmış halde elinizde kitaptan televizyon kumandasına  yemek yapmalıdan, göl evlerinden programlarda konaklaya konaklaya  köşenizde oturduğunuz rahat koltuktan kalkıp iğneli fıçıya düşüvermektir. Ne zaman tadilata kalktınız o zaman asıl tadilatın ruhlarda, kişiliklerde, iş etiğinde  yapılması gerektiğini hatta bunun  kaçınılmaz olmasına karşın nedense bundan köşe bucak kaçıldığına inancınız  pekişir.

Diyelim ki bir yazlığınız var. Haliyle uzakta ve  yılda birkaç kez o da birkaç haftalığına gidebiliyorsunuz. Geri kalan zamanda kapalı bir ev halinde. Yazlıklarda her şeyin yıpranma payı çok hızlıdır, malum. Beyaz eşyalar on yılda bir değişir. Armatürler paslanır. Rüzgar hatta nem duvarları, çitleri, bacaları, pergoleleri döver, yıpratır.

Aşınmalar, göz ardı edilemeyecek hale geldiğinde başınıza ne geldiğini anlarsınız.  Tadilat kapıdadır ve köşeye sıkışmaktan beter hissedersiniz. Evet, tadilatı siz yapmayacaksınızdır; ama tadilatı yapanlar ile uğraşmak yok mu! Elinize testere, mala,  matkap alıp kendiniz yapmak istersiniz  deee… Çekiç tutup, çivi  çakmaktan başka bir şey gelmez elinizden. 

Daha birkaç yıl evvel çatıyı onarmış ustaya bir de evin etrafının güçlendirilmesini vermişsinizdir. Ve habersizce  aniden çıkageldiğinizde bir bakmışsınız arka, ön verandalara, yanlara  dökülen betonlar  Ay’ın yüzeyince. Kraterli. Hatta ayakkabınızın burnu değmesin, kavlayıveriyor. Öğrenirsiniz ki çalıştırdığı işçiler bizimkilerin üçte biri yevmiye alan, iş yapmamış hatta  işi fazlasıyla savsaklamış birileri.  Göçmen kuşlar gibi gelip geçenler. Oysa sizden işçi parası olarak üçte bir değil tamamını almıştı belirlediği maliyet hesabında. İşi almaktaki gayretleri, nerede ise hiç olmaz konu işi hakkıyla bitirmek olunca. Hele de size malzemeleri aldırıp, sokağa yıktırdıktan sonra sizin oralarda sayılı gün kalacağınızı bilip baştan hesabını kitabını buna göre yaptıklarından yıkılmaz halde dikilirler  karşınıza.  “Sen malzemeyi bırak git, biz yaparız abi” lafı sıkça duyulan bir nakarata dönüşür onların dillerinden. 

İşe ne zaman başlayacakları bilinmez. Malzemeler ortada ama. Üzerine yağmur, dolu yağacak. Arabalar park ederken çimento torbalarını patlatacak, kireçler akacak, seramikler kırılacak. Ya da birilerine oyuncak olacaklar, öylece ortaya saçılmışken. Tüm kozlar işi alan ustanın elindedir artık.  Bilir ki inşaat sezonu  15 Mayıs 15  Ekim arası  kapalı olduğundan güz, kış ya da bahara doğru yapılacaktır işler. Ve o aylarda da siz orada olmayacaksınız. Bu da diyelim ki  tadilatta harcanan demirlerin on ikilik değil sekizlik olacağı, harcanan derz dolgunun size en az beş misli fazla söylenmesinin  çok insaflı olduğu anlamına gelebilir.  Malzemeleri almak için evvelce sizi götürdüğü mağazadan  siz farkında bile olmadan yüklü bir komisyon almış olmaları da cabasıdır. 

Kendinizin bankamatik gibi görüldüğünü hissettiğinizde iş işten geçmiştir. Tüm bu harcamaların olması gerekeni kat be kat aştığını söyleseniz de değişecek bir şey yoktur çünkü bir başka nakaratı dinlersiniz o zaman onlardan, “burası Çeşme!”. Turistik yer demek istiyor galiba. İyi de, biz turist değiliz ki. “İyi de kardeşim, burası Çeşme de olsa sonuçta Türkiye! Avro ile kazanıp Türk Lirası ile harcamıyoruz ki Avro bazında  maliyet çıkarıyorsun” demeniz kaçınılmaz olsa da tepkileri yalnızca  alaycı bir yılışık gülümseme olur. 

Bazen işi verdiğiniz kişi, işi başkasına verir. Sonra da hiç gözükmez. Ola ola “şurayı, söyle mi yapacağız, burayı kıracak mıyız, kapı nereye açılacak?” diye soran tek bir işçi vardır koca tadilata kalkışan. Şaşarsınız. Nasıl yapılacağını bilse idiniz zaten çoktan  bir yapı marketten hızarına kadar almış kolları sıvamıştınız. O sorular kendisine sorulsun diye para ödediğiniz usta, sizi o sorular ile baş başa bırakıp başka işleri almak, başka sokaklara malzeme yıkmak derdine düşmüştür siz ona işi verir vermez. 

Hele bir laf söylemeye kalkın! Bin işitirsiniz. Alışmışlar çünkü yazlık evlerin tadilatında kendilerine anahtar bırakılmasına. Gözden uzakta. Parmakta oynatmada da ustalaşmışlardır. Üstelik ne halkla ilişkiler okumuşlardır ne de mimar, mühendis, tekniker, teknisyenlerdir. Koyunun olmadığı yerde Abdurrahman Çelebi’dirler ama. Vergi de vermezler yaptıkları iş için. Zira kayıtlı bir işyerleri yoktur. Sizin vergisi ödenmeden kesilen kazancınızdan ne koparırlarsa gayretinde olanlarını gördükçe etiğin, durduk yerde felsefenin problemi olmadığını düşünürsünüz. 

İşi aldıktan sonra işleri sarpa sardıran ustaları, kalfaları yıllardır gördükten sonra neden  böyle bir çarpıklığın düzeltilemediğini irdelersiniz. Oysa Ülkemiz’in nerede ise hem de tamamı  artık çok riskli deprem  bölgesi iken şark kurnazı  rolünü becerenlere kalıyor bir yazlığın, kışlığın, kulübenin  onarımı. “Neden usulünce yapılamıyor, usulünce yapılmadığında göçük altında kalınan tadilat işleri?” diye düşünürsünüz. Kara kara hem de.

Malzeme satan dükkanlarda, yanında çoklukla bir çift ile, tıraşı, giyimi çok iyi birilerinin gelip gittiğine sıkça tanık olursunuz. Baştan anlamasanız da sonradan bunların vaktinde  bin küsur kilometre öteden buraya geldiğinde ayağında doğru dürüst ayakkabısı olmayan, bir kuru dilim ekmeğe çalışmaya razı kişiler olduğunu öğreniyorsunuz. Şimdi her birinin Alaçatı’da taş evleri varmış. Ve öyle bir biçimlenmişler ki bura şartlarında… Bir punduna getirip nereli olduğunuzu öğrenir öğrenmez, diyelim ki Ankaralıyım, Eskişehirliyim dediniz,  hemen dükkan camından dışarı bakıp sizin ilinizin plakasını taşıyan araba arıyor gözleri. Görünce de “iyi, park yeri bulmuşsunuz” deyip o aracın sizin olup olmadığını teyit ediyor. Araba ne kadar pahalı ise sizden koparacağı da o kadar yüklü olacak. Üstelik pahalı arabanızın olması demek, kendi ifadeleri ile “bu adam ödemelerini aksatmaz, tıkır tıkır  elime sayar” demekmiş.

Seramiklere bakarken mağazada tesadüfen bulunan beş yıldır işsiz genç bir mühendis, beraber geldiği orta yaş üstü çiftin eline katalog tutuşturup, onları sergi alanında bırakıp mağaza sahibi ile bir köşede fısır fısır konuşan şık giyimli  ustaya bakıp içini çekince  neden iç geçirdiğini anlamasam da onun çalışan olduğunu düşünüp “bunlar seramik mi, porselen mi?” diye sorunca meğer nasıl bir dert deşmişim de haberim yokmuş. “Ah, nerede burada satış elemanı olarak bile çalışmaya razıyım; ama nerede? Şu köşede komisyonunu ha bire artırmaya çalışan, taş evinin önündeki arabasını her yıl yenileyen, çocuklarını özel okullarda okutan ilkokul üçten terk adamın aldığı komisyon kadar ayda elime para geçse razıyım. Tek anama babama yük olmasam. Ama iş yok. Kimi fakülte arkadaşlarım diplomalarını asgari ücrete kiralıyor. Bu ne demek, başına neler gelir biliyor; ama çaresiz. Haa, asgari ücretin de tamamını alamıyor çoğu. Hesabına tamamı yatsa bile bin beş yüz liranın üstünü  anında çekip patronuna iade ediyor.  Ortaya çıkıp da ben mühendislikten vazgeçtim, artık ustayım desem de olmaz, yine iş vermezler. Zaten önce para gerekli. En takasından da olsa bir kamyonet gerekli malzeme taşıyacak. İşçinin eline yevmiyesini tutuşturmak gerek. Ama bir kuruşum yok cebimde. Buraya da işyeri sahibi eski komşumuza hal hatır sormaya uğramıştım. Neden okusun insanlar? İşsiz kalmak için mi? Neden statik hesap bilsin? İşini bilsin yeter, öyle görülüyor” deyince aslında olması gerekenin ne olduğu düşen bir jetonun tıkırtısı gibi zihnimde çınlarken  ne diyeceğimi şaşırmıştım. Söyleyeceğim her dileği de zaten defalarca duymuş olmalıydı.

Oysa çok mu zor  belli yılların ardından kaçınılmaz olarak mutlaka bakım görecek yapıların  onarım konusunun da yapılaşması yani küçük şirketler, işyerleri temelli, sözleşmeli, resmiyete dökülmüş işler haline dönüşmesi. Kaldı ki zaten bir inşaat mühendisi işini anlı şanlı adı olan kafelerde, bir kahvenin on kahve paketi parasına satıldığı ortamlarda yapmaz.

Bunca mimarından, mühendisinden, teknik elemanına genç işsizken teşvikler ile açacakları sırf tadilat işlerine yönelik işyerlerinde, bakım onarım görmesi gereken yapıların kolonlarından giderlerine teknik gözle bakıp,  depreme dayanıklılıklarını ölçüp  şantiyede çalışır gibi bir yazlık, bir daire  tadilatında  ne yapıldı, ne aksadı başında durup işçilerin nasıl çalıştığını  gözlemlemesi yani  iş sahibi olması çok mu zor? Olabilir aslında. Yönetmeliklere göre gerçekleşse her şey. Bu da denetimle sağlansa. Denetim sıkı olsa. Evin ne durumda olduğunu jeoloji mühendisinden statik hesapçıya  belirlese. Ama olmuyor! Komisyon peşindeki, harcanan üç torba çimentoyu on torba diye söyleyebilecek kimi ustalara kalıyor  iş tümden; aslında canınız, hayatınız. 

İşsiz mühendislerimiz duvar kağıdı yapmaya kadar her işi  üstlenileceği küçük işyerleri açabilse yeni düzenlemelerle. Ki onlar dünden razı buna. Şimdinin hem statik hesabını yapan, hem jeoloji mühendisliğine bakan, hem mimarcılık oynayan ustaları da gerçek birer usta olarak o şirketlerde kalfaları, çırakları ile  birlikte canla başla çalışsa.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 04.11.2020

Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    ARŞİV