08 Nisan 2020 Çarşamba

Irmaksız kentlerde yusufçuklar uçmaz

30 Mayıs 2014, 16:57
Irmaksız kentlerde yusufçuklar uçmaz
Ayşei Yasemin Yüksel (Acemi Demirci)
Teni,  ibrişimvari yeşim renkli suların aktığı bir ırmakla derin çizik almamış bir şehriniz varsa o şehirde sular gibi akıp gitmiş çok şey vardır. 

Eğer uç dalları yeni yetme bir kızın salkım saçak saçları gibi başına buyruk savrulan salkım söğütlerin üzerine gölge ettiği bir ırmağınız yoksa kentinizde,  kupkurudur hayat o şehirde. Her yere fideler, çiçekler dikilmiş olsa da. Yağmur suyunun insafına kalmıştır yeşilin ömrü. 

Eğer şehrinizin göbeğinden bir ırmak akmıyorsa, mavi sadece göğün rengidir. Yeşim rengi de yalnızca yüzük taşlarındadır. Pırıl pırıl yanıp sönen yeşil, mavi, kırmızı kanatlarıyla helikopteri andıran yusufçuk böceklerini de göremiyorsunuzdur nehir kenarındaki devedikenlerinde, çimlerde uçuşan.  Yusufçuklar, renklerin kanatlı senfonisidir. Güneşten ışık çalmış notalardır. Gümüşi, zeytuni,  ebruli, kızıl hatta.

Nehir teknesi de olur, kayık da; tek su üstünde huzurlu gezinti yapılabilecek bir  sal olsun da kentin ortasında. İçinde şehrin yaşlısı, genci, aşıkları, yalnızları olan bir teknenin yüzdüğü ırmak yoksa kapı dışarı çıkınca sıkıntılarınızı yuğup ağartacak, yüreğinize çöreklenmiş karamsarlığı paklayacak kaynaklarınız da yoktur.  Yeşim renkli ibrişimvari ırmağın boylarında gözlerinizi eğleyecek, Aksaray yemenilerinin kenarına işlenen iğne oyasından çiçekler gibi dizilmiş envai renk çiçeğin cümbüşünde de neşelenemeyeceksinizdir. Şebboyların, mürver ağacının, sarmaşık yediverenlerin, leylakların büyülü kokusu geçmişi, anı, geleceği unutturamayacak. Ruhunuz yeşeremeyecek hafta sonları su boyunca yapılan bir yürüyüşte. Yeşile hasret gözler, yine beton grilerinde yorulacak. Su sesi dinleyerek dinlenilemeyecek. Çaylar, kahveler, bir balkondan hemen az ötedeki başka bir balkonun duvarlarına bakılarak içilecek.

Su sesi, şehrin kıyıcılığındaki tek teselli. Hiç ıssız olmaz su başları. Suyun ezgisine  kuşların şarkıları, kurbağaların bağırtısı, ördeklerin kanat çırpışları, belki kuğuların suya dalışları cevap verir. Irmakların rengi yeşildir. Yeşil, hayattır. Ağaçlar yeşil olur muydu yoksa?

İki yanı çimli çimenli, her bahar çiçeklerle donanan gölgelikli ağaçlarla bezeli ırmak boylarında bisikletle gezen gençler, bir köşede mola verip çimlerin üzerinde oturduklarında belki ilk dizelerini yazmanın hazzını yaşamakta nehre bakarak.  Ama ırmak yoksa şehrin içinden akıp giden o dizeler ne yakalanacak ne de yazılacak. O şehrin çocukları kürek çekmeyi hiç öğrenemeyecek. Kayığı, kayıkçısı, balıkçısı olmayacak o kentin. Yosun, sadece kuzeye bakan ağaç gövdelerinde görülecek.

Şehrin yeşil ibrişimi; yani ırmağı yoksa eğer, o şehrin heybetli köprüleri de yoktur. Tarihisinden, kemerlisinden, taşından, tahtasından. Beton yığını gıpgri viyadükleri bolcadır ama. Üstünde insanlar gezmez viyadüklerin, köprüler gibi. Vızır vızır arabalar akar. Altından nehir suları akmaz. Trafik akar, keşmekeş makamında.

Köprüler… Mimarinin en zarif, kemer gibi bir yakadan bir yakaya kol atmış fistoları. İki ucu bir araya getiren arabulucular. En görülesi olanları, taştan yapılmışlarıdır.

Köprüler, bir yakadan diğer yakaya uzanan elidir. Geçilmezi, geçilir kılanlardır. Sessiz dillerdir köprüler,  el uzatma  konusunda. İki yakayı birleştirmenin gözle görülür; ama söze dökülemez öyküleridir. Birleştiricidir köprüler. Köprü varsa, sudan yeşil ibrişimin akışına yukardan bakmak da vardır. Köprüler, şehrin resmi yapılası kemer tokalarıdır.  Gümüş bir parıltı saçan, bir şehre elmas değeri katan. Şehrin ırmakları üzerindeki zarif kavislerdir. Çoğunun taşları yüzyıllar önce örülmüştür, belki Mimar Sinan gibi koca bir mimarın elinden çıkmıştır sureti.  

O köprülerin altında kaç kürekçi gece yıldızların altında şarkılar mırıldandı kim bilir. Ayın aksi,  ırmak suyunda oynarken belki onun da kalbi yerinden oynadı  ay ışığında bir serenadla. Kaç yüzyıl öncesinin köprüleri, kaç badire atlattı kim bilir; ama iki yakayı elele verdirmekten hiç geri kalmadı. İçinden ırmak akan şehirlerin köprüleri, o şehrin kaç kuşağınca çiğnendi, seller gördü, ırmak taşınca su altında kaldı, kimi zaman yıkıldı ayakları; ama onarıldı ve iki yakayı bir araya getirmekten hiç alıkalmadı. Köprüsü olan şehrin öykülerinde sel de olur, taşkın da.

Prag’ın güzelliğini duymayan var mı? Eski Prag, gökdelenlerle bambaşka bir kentleşmeye dönüşmemiş, mimarinin hası, emek verilmişi, binaların sanata dönüşmüşü bir kent. Gepgeniş Vltava Nehri üzerindeki iki yanı da heykellerle dolu Charles Köprüsü’nde uzunca bir yürüyüşle karşıya geçilirken her iki kıyıdaki görkemli mimari, eskilerin kartpostallarındaki manzaraların  nasıl olduysa bir hokus pokusla canlanıverip  işte tam karşınızda durduğu izlenimini verir. Vltava Nehri ve üzerindeki o sanat kokan köprü olmasaydı, Prag yine güzel olacaktı; ama  o masal gibi Prag algısı olmayacaktı. 

Koskoca Vltava Nehri, romantizmin en içli sesleriyle Prag’a şarkısını söyleyerek akarken  sakin, küçük kanallar da var Prag’da. Venedik’te değil ya tek, kanallar. Prag’da da var, Brugge’de de. Prag’daki kanallarda denizci giysileri içindeki çığırtkanlar davet eder sizi tekne gezilerine. Brugge’de, köprülerin altından geçe geçe yapılır tekne gezileri. 

Brugge’deki bot gezilerinde suyun iki yakası boyunca dışı nakışlarla bezenmiş, pencere önleri kırmızı sardunyalı, her birisi ille de resmi çekilesi taş kaplı yapılar,  şiir yazar her iki yakada. Müzik gibidir ikide birde köprülerin altından geçmek. Sanat kokuludur. Mimari solunur kaç asır evveli kokmakta olan, metropollerden yüzyıllarca gerideki kanallarda seyredilirken.

Brugge’deki bir kanal turu sırasında kavislerinin  altı yosun tutmuş kemerli köprülerin  altından geçen botlar dolusu insan  yukarıya, köprülerin üstünden bot gezilerini izleyenler de aşağıya bakarken yerle göğün mavi buluşmasının içinden geçmektir o kanallarda seyir. 

Köprüdekilerin teknedekileri, teknedekilerin de köprüdekileri çığlık atarak selamladıkları andır o turlar. Dünyanın hangi köşesinden olurlarsa olsunlar, dünyanın belki de hiç bilmedikleri bir başka köşesinden olanlara verilen çığlıklı selamlar,  insani her şeye atılmış halatlardır. Güzelliğe denizci düğümüyle bağlanmaktır. 

Irmaklı, kanallı kentlere yapılan gezilerde fotoğraf makinelerinin şarjları, o köprüler, ırmaklar çekilirken bitirilir.

Hollanda’da kanal, Paris’te Seine Nehri turları yaşanır günün her anında. Paris’teki upuzun tekneler, turist kafileleri ile doludur, gezginleri gezdirmekten yorgundur. Seine Nehri suları yarılarak gidilirken, dantel işlemesi gibi bezeli taştan eski köprülerin o şehre büyüsünü veren gizli tütsüler olduğu apaçık anlaşılır. Hürriyet Anıtı’nın küçük kopyası, bir başka köprüdür  nehir kıyısından okyanus ötesi başka kıtalara.

İncecik taş köprüler vardır, köylerde, ovaların içinde saklı. Sapsade. Ve nasıl da güzel. Taşları, tek tek dizilmiş işlenmiştir ayaklarında, gövdesinde. Karadeniz gezilerinde sık çıkar karşınıza bu köprüler. O köprülerin üzerinde yürümek, sanki yemyeşil ıslak ormanların yeşiliyle göğün mavisi tenhalarda fısıldaşırken onların sırlarına davetsizce ortak olmak gibidir.  Zamansızdır  orada yürümek. Zamanın rengi, yeşil ve mavide durmuş saat gibidir. Sadece su ve kuş sesi, unutturur zamanı. Karadeniz’in incecik, kavisli, kemerli taştan köprüleri üzerinde kartalından göçmenine tiz çığlıklı kuşlar uçarken altından bembeyaz köpüklü sular gürültüyle akar. Zerre zerre. Serinlik saçarak. Kenarı su tereleri ile doludur adımbaşı öne çıkan derelerin, biraz daha hallice akarsuların. Ulu doğu ladinlerinin gölgesi adım başı şırlayarak, gürleyerek akan deresinden, geniş akarsuyuna, şarlağından çağlayanına sularda akis akis resme dönüşür.  Karadeniz’in denizinin rengi  ne kadar karaysa, yeşil dağları içindeki sular o kadar beyazdır. Köpük köpük. 

Hep Karadeniz anlatılır bir de Ege, Ülkemiz’in doğusu hiç anlatılmaz doğa güzelliği deyince. Ne Ege’ye benzer ne Karadeniz’e oradaki tabiat. Doğu doğası,  yabanıl güzelliğin hiç bilinmemişliği içindedir. Güzelliği de ne Ege’den geri kalır ne de Karadeniz’den. Dünyada taş köprüler içinde kemeri en geniş olan köprü doğudadır. Malabadi Köprüsü. Malabadi Köprüsü’ne ne türküler yakılmıştır. Doğunun, dünyanın neredeyse hiçbir yerinde olmayan suları yani Fıratı ya da  Karasuyu, Diclesi tarih kitaplarında hep okunan birkaç nehir adından biridir. Öyle akarsu olur da güzelliğin hası olmaz mı oralarda? Var.  Hem de ne güzellikler var doğunun doğasında. Hasından. Bilinmeyeninden. Henüz anlatılmamışından.

Biz, köprü denilince tek şey beller olduk. Tek bir köprü hatırlar olduk. Bir köprümüz vardır; o da Boğaz’dadır,  İstanbul’da. O tek köprü, herkese yeter belledik.

Oysa her kentin Boğaz’ı olmasa bile ırmakları, çayları, dereleri var ki şehir kuruldu oralara zamanında. Yerleşim çoklukla su kenarına kurulmaz mı? Su varsa hayat vardır çünkü.

Kentlerimizin çekirdekleri su kenarlarına atılmış; ama kenarına kent kurulan sular bugün asfalt altında kalmış, yatağı değişmiş ya da kurumuşsa o kentin damarına kan akmamaktadır artık. Kentin duygusu, ruhu, rengi de  kurumuştur kuruyan ırmak sularıyla. Irmaksız kalmış kentlere  dünyanın bir ucundan gelen  köprünün üstündeki insanlar, dünyanın öbür ucundan gelmiş köprünün altından insanlara çığlık çığlığa selamlardan  insani halatlar atamayacaklardır hiçbir zaman. Yeşil ibrişimi olmayan kentler, griye döner her şeyiyle. Ruhuyla ilk önce.

Ankara’nın kendi adıyla adlanmış çayı bile var. Ankara Çayı. Hani, nerede şimdi Ankara Çayı ya da kolları? Doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine alabildiğine genişleyip giden Ankara’nın içinden neden akmaz bir kolu? Temmuz sıcağında, Ağustos kavuruculuğunda nerede Ankara’nın dereleri?

Ankara’nın semtlerinin adı dere, tepelidir. Bülbülderesi, Kavaklıdere, İncesu, Çayyolu, Bentderesi, Keklikpınarı, Pınarbaşı, Gölbaşı, adı İmrahor Deresi’nden gelen İmrahor, Akdere mesela bir çırpıda akla gelen. Dereli isimlere  adını veren dereler de tepeli semtlere adını veren tepeler de sadece o adlardadır şimdi. Artık semt adlarıdır o dereler. Göze gözükmezler nice senelerdir; ama semt adı olarak duyulabilirler kulaklarca. Ne dereler ne de tepeler artık yerlerinde şimdi Ankara’da. Tepeler dümdüz halde, dereler ya kurudu ya yolun altında.
 
İnsanlar doluşmadan önce belki küçük bir kent ya da büyücek bir kasaba iken kaç akarsu suluyordu tarlalarını, bahçelerini, yerli yerindeki tepelerini, semtlerini, mahallelerini kim bilir şimdiki metropollerin. Kentleştik sonraları, sevinçle hem de. Şehirler, ellerimizden ilk ırmaklarımızı aldı. Sivrisinekle savaş, sular kurutularak kazanıldı.

Metropol olduk gün geldi. Metropol, elimizden tarlalarımızı aldı. Çavdar, yulaf , arpa, buğday dikilen tarlalarımıza bloglar dikildi birbiri peşi sıra. Akşamdan sabaha. Yok olan topraktan, kayadan tepelerin yerlerine onlardan daha daha yüksek betondan kuleler konuverdi.

Kentli olduk, kasabalıyken kenarında dolandığımız ırmaklardan mahrum kalarak. Metropole dönüştük,  şehirliyken kentin etrafını kuşatan tarlaların üstüne oturarak. Biri su demekti kaybettiklerimizden biri toprak. İkisinin anlamının toplamı da hayat!
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 03 Mayıs 2014 Cumartesi, 08:05:14
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci

YORUM YAZ

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.

      Yorumlar
      Toplam 1 yorum mevcut

    • Mahmut Mun 6 yıl önce yorumlandı

      Okunması gereken güzel bir makale elinize sağlık.
      Irmak doğal olup tüm güzellikleriyle şırıl,şırıl akarken insanın ruhunu okşar.
      Kanal bana hep betonlaşmayı hatırladır, yüzü soğuktur.
      Teknelerle seyahat için güzeldir Hollanda’da olduğu gibi, fakat illede ben ırmak diyorum, tabi sizinde Ankara’da kuruyan ırmaklarımızı örnek verdiğiniz gibi Türkiyemizde çok ırmaklarımız kurumaya yüz tutmuştur. Aksarayımızda’da küçüklüğümden hatırlarım sel olup Yeşilovamıza saz mevkiğine nefes aldıran Tuz gölüne kadar ulaşan koskoca ırmak maalesef,artık akmıyor.

      Ulu ırmak sapmam diyor
      Artık saza, bakmam diyor
      Kurumaya yüz tutmuş bak
      Artık bende akmam diyor

      Acem Acem, güzel Acem
      Senden uzak kaldım Acem
      Ne olacak halim benim
      Sana hasret kaldım Acem
      (Acem Türküsü 1 lirik şiirimdem)

    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    ARŞİV