Kasım ayı içinde FBI (Amerikan Federal Soruşturma Bürosu) Başkanı Robert Mueller günübirlik bir ziyaret için Ankara’ya gelir, bazı bakanlar ve Emniyet Genel Müdürü ile görüşmeler gerçekleşir. Görüşmelere dair kısa bir açıklama, Amerika’nın Ankara Büyükelçiliği’nden yapılır: “ABD’nin, Türkiye’nin terörle mücadele çabalarını desteklediği; PKK terör örgütü ve uluslararası diğer terör örgütlerine karşı işbirliği konularının görüşüldüğü” kısaca açıklanır. Mueller kimdir? “Yargıç kararı olmadan bile dinlemelerin yapılabileceğini”
savunan, terör örgütü üyelerinin affı konusunda Türkiye’deki siyasileri etkilemeye çalışan birisidir. Türkiye’ye gelip gittikten sonra hangi yasaların çıktığını, hangi değişikliklerin olduğunu dikkatle takip etmeliyiz. Tabii teröristlerin affı konusunda söylenenleri de…
Dersim gündeminde gözden kaçanlar
19 Kasım Perşembe günü Avrupa Parlamentosu’nda (AP) “Dersim 1937-38 Aleviler-Yaşananlar ve Devletin Rolü” görüşülür. Derya Sazak, Ufuk Uras, Doğu Ergil, Oral Çalışlar, Aysel Tuğluk da konuşmacılar listesindedir. Toplumsal hafıza ve geçmiş ile yüzleşme tartışılacaktır. Bir yıl önce de aynı konu tartışılmıştır. İşsizlik, eğitim, sağlık, trafik, uyuşturucu konuları Avrupa Parlamentosu’nun konuları arasında yer almazken, Kürt meselesi, Ermeni meselesi, son olarak da Dersim İsyanı, nedense, onları yakından ilgilendirmektedir. “Konuşmacılar kimler oluyor?” sorusunun cevabı, siyasilerimiz tarafından düşünülmelidir. Tabii vatandaşların da düşünmesi ve olanları değerlendirmesi, bir vatandaşlık görevidir.
Tarihçiler ne diyor?
Bilal Şimşir, isyan öncesi Dersim’i anlatırken isyanın sebeplerini de düşündürmüş oluyor: “Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Dersim halkı, Seyyit denilen cahil dini otoritelerin ve zorba aşiret ağalarının sultasında idi. Körü körüne Seyyit’lere bağlı ve aşiret ağalarının çıkarlarına kurban olan cahil Dersim halkı, gerek Osmanlı döneminde, gerekse Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında, hem de olur olmaz zamanlarda çeşitli ayaklanmalara katılmış, bu yüzden büyük kayıplara uğramıştır. Ağa ve Seyyit gibi etkin güçler, kendi çıkarları ve otoriteleri etkilenir kaygısıyla bölgedeki yatırımları engellemişlerdir.”
Mustafa Armağan da bu konuda Zaman Gazetesi’ndeki sütununda şöyle yazıyor: “Dersim, merkezi otoritenin nüfuzundan uzak kalabilmiş bir ülke gibidir. Vergi toplamak, asker toplamak, asayişi sağlamak başlı başına birer sorundur. 1935 yılında gidilemeyen bu vatan toprağını yurda bağlamak için kışla, karakollar, yollar, sağlık ocakları, okullar yapılır. Fakat otoritesi sarsılacak olan şeyhlerin sürgün edilecekleri kaygısıyla bölge halkı da direnir. Ellerindeki silahların teslim edilmesi istenir. Cumhuriyet kurulmuştur ama Seyyit Rıza’nın başkanlığında silahlı ve örgütlü bir güç direniyordu. Bölgenin iklimi ve coğrafyası müdahaleyi zorlaştıran unsurlardı…”
Diğer kaynaklarda da Seyyit Rıza’nın, yazdığı bir mektupla İngiltere’den yardım istediği açıklanmaktadır.
Cumhuriyet hükümeti, Şeyh Sait, Konya, Seyit Rıza ve diğer isyanları bastırmadan o bölgeleri terk edebilir, sınırlarını bir iki şehirle sınırlayabilir veya isyanları bastırmak için güç kullanabilirdi. Böyle zamanlarda gücün kullanılması konusunda eksikler veya yanlışlar yapabilir. Tercih edilen yol, isyanların bastırılması olmuştur. Aksi halde bugün bu konuları tartışamazdık, çünkü bu sınırlar içinde yaşıyor olmayacaktık. O zaman da kurtuluş yılları, Cumhuriyet Hükümeti’ni isyanları bastırmamakla suçlayacaktık.
Devrin hükümetinin isyanı bastırma yönteminin sert olduğunu söylerken, Seyyit Rıza gibilerin halkı ayaklandırma konusunda yaptığı haksızlığı ve dış güçlerle bir olmasını gözden kaçırmalı mıyız?
Öğretmenler günü
Şimdi de bu tartışmaların içinde memleket meseleleri gözden kaçırılmaya çalışılmıyor mu? Bir “Öğretmenler Günü”nde eğitimimizi teslim ettiğimiz öğretmenlerimize bakalım. Gazetelerde verilen rakamlara göre 542,298 kadrolu öğretmenimiz var. Kadrolu öğretmenler maaşlarının azlığından şikâyetçi... Sözleşmeli öğretmenlerimizin sayısı 68,658... Kâğıt üzerinde kadrolu öğretmenlerle eşit haklara sahip olsalar da, her yıl sözleşmelerinin yenilenmemesi kaygısını yaşarlar. Gelecekleri, okul müdürünün elindedir. Ücretli öğretmenler ise, tıpkı mevsimlik işçiler gibidir. Okullar açık olduğu zaman maaş alırlar, sosyal güvenceleri yoktur. Unvanları öğretmendir ama öğretmen kimlik kartlarına sahip olamazlar. Ayda 600 TL maaş alırlar. Bir 24 Kasım Öğretmenler Günü’nü bayram havası içinde kutlarken, hep beraber düşünelim: En kıymetli evlatlarımızı ellerine teslim ettiğimiz öğretmenlerimizin içinde bulundukları durumu, mesela Avrupa Parlamentosu konu edinmeyebilir. Peki, gazeteciler, yazarlar, siyasiler, düşünmek veyazmak mecburiyetinde değiller mi?
Öğretmenler Günü’nde Bakanlık afişler hazırlıyormuş. Yazarlar, şairler yer alacakmış. Öğretmen yazarlardan ve şairlerden seçilmiş isimler olmasını düşünüyorum. Şair öğretmen Zeki Ömer Defne’yi tanımıştım. “Sen benim meselem olabildin mi? Günahından ben mesulüm çocuğum” diyen, yaşayan, aramızda olan Bekir Sıtkı Erdoğan’ı tanıyorum. Başarılı bir edebiyat öğretmenidir. Alman Lisesi’nde başka öğretmenler, zor diyerek, aruzu öğrencilere öcü gibi gösterirken, o, öğrencilerine aruzu sevdirmiş, aruzla başarılı mısralar yazmalarına vesile olmuştur. Her yıl 24 Kasım’larda başarılı öğretmenlerimizin hatıraları derlenmeli ve genç öğretmenlerimize rehber kitap olarak armağan edilmelidir.
--------------------------------------------------------------------------------
Nur içinde yat, değerli kardeşim…
“Feleğin bir suyu var/ Su değil kezzap gülüm” mısraları hafızalarımızda yankılanırken, Ömer Lütfi Mete bir kalp krizi sonunda sessizce aramızdan ayrıldı. Şairdi, yazardı, gazeteciydi, senaristti. En önemlisi, doğruları taviz vermeden söyleyen bir insandı…
Bir arkadaşı “asrımızın dervişiydi” diyor; haklıdır… Ahmet Kabaklı Hoca’nın Tercüman Gazetesi’ndeki odasında Türk Edebiyatı Dergisi’nin aylık toplantılarını yapmak için beraber olurduk. Hocamızın çok sevdiği toplantılara Ömer Lütfi kardeşimiz de katılır, dergide yazıları yayınlanırdı. Konuşurduk, tartışırdık, şakalaşırdık. Yıllar çabucak geçmişti. Yollarımız ayrılıp yeni meşguliyetler peşinde koşsak da, kalbi beraberliğimiz devam etmişti. Yıllar sonra önemli bir konuda tepkimizi ortaya koymak için buluşmayı, bir basın toplantısı yapmayı düşünürken aramıştım. “Memnuniyetle” diyerek buluşma noktamızı da belirlemiştik. Diğer kalemler, geleceklerini düşünerek “evet” demediler, diyemediler ve toplantıdan vazgeçtik.
Ömer Lütfi kardeşimizin tavizsiz hayatı genç kalemlere örnek olmalıdır. Ülkücü camianın içinde yetişen nice kalemler rüzgârın estiği istikamette eğilirken o dimdik ayaktaydı. Büyüklerimizin, “satmayan, satılmayan adam” diye tanımladığı insani değerlere sahipti. Hastalanmadan önce katıldığı televizyon oturumlarında her kesimin ibretle, dikkatle ve biraz da özenerek takip ettiği bir isimdi. Tavizsiz hayatı konusunda Kabaklı Hoca’nın yerini alacağını düşünürdüm. Kendi hayatında yakın olduğu fikri camianın da yanlışlarını söylemekten çekinmezdi. “Allah’sız Müslümanlar” kitabı, işine gelmeyen çevrelerde sessizce geçiştirildi. Oysa yola çıkış noktamızı, o noktadan nasıl uzaklaştığımızı anlatıyordu. Kitabı hemen okuyarak Haber Ajanda’da değerlendirmiştim. Son olarak annemi götürdüğüm bir klinikte beni görünce, “Ayla ablam” derken, gözlerindeki sevinç pırıltılarını hatırlıyorum.
Nur içinde yat, değerli kardeşim!
Ayla Ağabegüm
HABER AJANDA