Bir Alman ahbabımla tartışıyorduk. Biz Türklerin kitap okumadığını söyledi. Direniyormuşuz kitaplara. Kültürle garip bir biçimde savaşıyor olduğumuzu, buna rağmen paradoksal bir biçimde cahil bir toplum olmadığımızı hayretle ifade ediyordu. Gülümsedim ve ona “bizler Montaigne ruhu taşıyoruz derinlerde” dedim. Şaşırmıştı.
“Ne yapacaksınız bu adamlara: Yazılı olmayan lafı dinlemezler, kitaba geçmedikçe sözlere inanmazlar. Gerçeğe, sakallı olmadıkça kulak vermezler. Budalalıklar yazı kalıbına döküldü mü bir ciddilik kazanıyor. ‘Bir yerde duydum’ deseniz olmaz. ‘Bir yerde okudum’ diyeceksiniz. Ben, bir dostun dediklerine büyük bilginlerin sözleri kadar değer veriyorum; kitaplar kadar kendi gördüklerimden de faydalanıyorum.” Böyle söylüyordu Montaigne bir denemesinde.
Biz Türkler, yazmaktan çok konuşmayı, okumaktan çok dinlemeyi seviyoruz. Bir Montaigne yatıyor olmalı bilinçaltımızın damarlarında. Okumaya direnişimizin üzerindeki gürültü örtüsünü silkelesek, biliyorum altından bu çıkacak. Yaşlıların anlattığı masalları tercih ediyor çocuklar, kitaplarını değil. Yapılan araştırmalar da bunun kanıtı adeta. İstatistikler Türkiye’de kitap okunurluk oranının çok da iç açıcı olmadığını gösteriyor. Bir dostun sözü her zaman, kitabınkinden daha muteber. Dost sözünün sağlamasını yapmak daha kolay. Ama kitaplar öyle mi? Sahiden söz, yazıdan daha mı kuvvetli? “Söz uçar yazı kalır” yalan mı yoksa? Ata sözleri, özdeyişlerden daha çok etimize kemiğimize işlemiştir, değil mi?
Gözüm kütüphanemde dolaşıyor. Orada bir kitap bana bakıyor, babaannemin Selanik hatırası. Ona da büyüklerinden kalma olmalı. Şimdi benim evimde. O kitap şimdi zihnime çakılan bir sembol oldu adeta. Hele ki, Türk kadının okumamışlığına dair anlatılan masalların hangi kör kuyudaki taş olduğunu anlatıyor şimdi bana. Hani şu kırk akıllı kişinin çıkaramadığı taş… Yüz yıl evvelinden hatıra diye bir kitap taşınırmış demek, muhacir gelinen Selanik’ten. Başka söze inanmam artık, benim babaannemim sandığı kokan kitaplarım var.
Bütün kitaplar, tek bir kitaba varmak için okunur
İstatistikler Türk okurunun azlığından ne kadar dem vurursa vursun, hatıralarım istatistikleri yalanlıyor. Ortalama bir Türk ailesinin evinde öteden beri muhakkak bir kütüphane vardır. Az ya da çok, ev halkının meşrebince kitap bulunur içinde. Hatta bazı evlerde durum beni çok şaşırtmıştır. Bir köy evinde, bir köylünün dolabında, “bunun burada ne işi var?” dediğim kitaplara rastlamışlığım vakidir. Ataerkil görünümlü bir evde, kitap okuyan küçüğe dokunulmaz, ondan sair zamanlarda normal sayılabilecek taleplerde bulunulmaz. Örneğin evin büyüğü, kitap okumakta olan küçükten su istemez. Okumayan, okuyanın hakkını teslim eder. Özellikle belli bir yaş grubunun üzerindekiler için, okumak hürmete değer bir eylemdir. Rütbelendirme bilgiye göre yapılır. Evin okumuşunun konuşmak hakkı vardır, küçük bile olsa. Bunun altında okuyanı yüreklendirme, arkasından iteleme çabasını görmek gerekir. Hayat deneyimi, görgüsü ve hatta okuması hiç de az olmayan bir yaşlı, bir küçüğe “biz cahiliz, siz daha iyi bilirsiniz, anlat da öğrenelim” şeklinde hitap eder. Okumak burada ruhu terbiye edici bir eylemdir. “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” sözü, şiardır. Bilen, tanıdığı “büyüklük” karşısında eğilmek ister.
“Bütün kitaplar, tek bir kitaba varmak için okunur” diyordu okuduğum bir öyküde. Bir adam yıllarca bir kütüphaneye kapanıyor ve hayatı anlamaya çalışıyordu. Yaşadığı dünya dönerken, o kitaplarıyla olmayı tercih ediyordu. Bir gün ne olduysa, birden dışarı çıkmak ihtiyacı duyuyor ve dünya karşısında şaşa kalıyordu. Gördüğü bir canlı dikkatini çekmişti. Uçan, üzerinde benekleri olan, harikulade bir canlı. Bu neydi sahi? Okuduğu kitapları düşündü. Buna benzer bir şey var mıydı aralarında? Bir çoban gördü, ihtimal, okuması bile olmayan biriydi bu adam. “Bu nedir?” dedi çobana. “Bu kelebektir” dedi çoban, şaşırarak. “Demek” dedi adam “okuduğum bütün kitaplar beni ancak bir doğa kitabının eşiğine kadar getirebilmişler.” Ve geri döndü, bütün kütüphanesini yaktı. Aradığını bulmuştu. Mevlana Mesnevi adlı eserinde “Her arayan bulamaz, ama bulanlar arayanlardır” der.
Yapılan araştırmaların sonuçları, Türk eğitimcisinin yüzünü güldürür türden değil. Kitap okuma alışkanlığımızın pek de iç açıcı olmadığı aşikar. Fakat bu farklı bir manzaranın da teşekkülüne izin veriyor. Az, belki de çoktur. Nitelikli çokluğun oluşumuna izin veriyor bu durum. Bu satırların yazarı, ortalama bir okurdan daha fazla okumak arzusunda, yaşadığı tek lüks kitapları olan biridir. Kitap fuarlarında olmayı, stantta durup kitap anlatmayı sever. Gördüğüm o ki, okuyan bir elit var. Bu okur, sahici okuru temsil ediyor. Ellerinde valizlerle geliyor, kitap alıyor, alırken de ince ince sorular yöneltiyor. Alacağı kitabın, okunmaya, kütüphanesine konmaya değer olmasını istiyor. Gençler ve orta yaş, bana istatistiki değerleri unutturuyor her fuarda. Gerçek okur, ellerinde her daim gezdirdikleri bir çantaları ile sahaf sahaf gezerler. Oturdukları, yiyip içtikleri mekanları vardır, farklıdır. Fakat zannederim bu bütün dünyada böyledir. Kitap içine sızabilmeyi başaran, artık hayatını kitaplarla yaşayan biridir. Türkiye’de özellikle gençler arasında nitelikli okumanın hızlı bir ivme kazandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Yayınevlerini ve kitap fuarlarını takip ediyorlar. Son yıllarda yakın tarih, anı-roman, hikaye, tarihi roman türünde yazılmış kitaplar ile psikoloji ve kişisel gelişim ile eğitim kitapları okunurluk oranlarının başında yer alıyor.
Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de, beyaz cam hayatın merkezine oturmuş durumda. Televizyon programlarının izlenilirliğinde diziler başı çekiyor. Kültür kanalları yine izlenme oranlarıyla sonlarda yerini alıyor. Beyaz camda kaybolmanın rahatlığı, içine nüfuz etmek için bir emek sarf etmek gerekmediği için, her yaş grubundan insanın birinci temel ihtiyaç maddesi halini almış bulunuyor. Kitap okumak için gerekli olan yalnızlaşmak ihtiyacı, televizyon için asla geçerli değil halbuki. Kitap okumak bir tür anarşik eylem. Bir eylem yapar kitap okuyan. Okumak için, bir çaba harcamak, emek vermek durumundadır insan. Kitap dediğimiz, nazlıdır öyle ya. Televizyon kadar kışkırtıcı bir esir alıcısı değildir o. Esareti kabul ister kitap.
Kitap yazmak, Tanrı’ya öykünme ise, okumak da Tanrı’ya yakın olmak gibidir. Belki de onu, yani yazanı arama, ele geçirme isteği. Tüm dünyada kitap bir sektör halini almış durumda. Özellikle bir takım yazarlar küçük bir Olimpos oluşturuyorlar kendi aralarında. Ve Zeus her bir yazar, kendi çapında. Son günlerde Nobel Edebiyat Ödülünü Orhan Pamuk’un alması, Olimpos’a olan alakayı arttırdığı gibi, cazibesi de katlandı Türklerin gözünde. Bunun Türk okuru için iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. Kitaba dair düşünmek, ona bir adım daha yaklaşmak değil midir neticede? Orhan Pamuk ve Nobel Türkiye’de çok tartışıldı, bir süre daha da bu tartışmalar devam edecek gibi görünüyor. Ortalama bir Türk okurunun pek de cazip bulmadığı bir yazarın Avrupa’da rağbet görmesi, halkı şaşırttı. Arkasında bir şey aramaya sevk etti. Genel profili itibarı ile bir burjuva imajı çizen yazar, halk için “öteki”leşti. Okur, satır aralarında kendine ulaşmak istiyor oysa. Bir aradığı var. Kendinden izler bulmak, unuttuğu bir kokuyu hatırlamak istiyor. Fakat bu tanımadığı, kendisine mesafeli duran adamda o izleri bulamayacağını zannetti. Babasının sandığından söz eden bir Nobelli o. Ödül törenindeki konuşması, farklı bir Orhan Pamuk gösterisi idi. Ya da başka türlü okuyalım: Ödül alan bir çocuk sahnede, anlattığıysa babası. O konuşmayı dinlerken, ben yüzlerce yıllık Türk edebiyatını anıyorum. Yazdıklarıyla değilse bile, anlattığıyla beni başka bir kitap dünyasına çekiyor.
Türk okuru, bilmek değil, belki içindeki kayıp sandığı bulabilmek için okuyor.
Ayla Buz
Edebiyat eleştirmeni