Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un "Keşke olmasaydı" dediği bu hadise, hâlâ her gün yaşanıyor. Başörtülü kadınlar ne Orduevi'ndeki yakınlarının düğünlerine gidebiliyor ne de asker hastalarını ziyaret edebiliyor. Hadiseyi sadece "çok özel durum" olarak Başbakan'ın eşiyle sınırlandırarak "Keşke olmasaydı" demek pek fazla anlam ifade etmiyor. "Anlatacak çok şey var aslında." dedi ya Başbakan. Ben aksini düşünüyorum. Anlatacak çok şey kalmadı aslında. Defalarca anlatıldı, yazıldı, çizildi. Sadece işitecek kulak, düşünecek akıl, uygulayacak cesaret lazımdı. Şimdi yeni yeni "Keşke olmasaydı" noktasına gelebildik hiç değilse... Bu hadise ve öncesinde ortaya atılan Balyoz Harekât Planı hakkında konuşan Orgeneral Başbuğ'un masayı yumruklayarak "Allah Allah" nidalarına dair sözleri, 16 Ekim 1997'de Akşam Gazetesi'nde yazdığım bir yazıyı hatırlattı bana. " Allah Allah yerine yeah ve hurra!" başlıklı yazıda, Orgeneral Başbuğ'a "Keşke olmasaydı!" dedirtecek hikâyeler de mevcut.. İşte o yazı. *** "Şanlıurfalı Topçu Yüzbaşı Abdulmuttalip Yıldırım'ın YAŞ kararıyla ordudan atılmasından sonra bunalıma girip intihar etmesi beni de bunalıma soktu. İntiharın inkâra yakın bir suç olduğunu bilecek kadar inançlı bir insan olmasına rağmen, onu bu eyleme sürükleyen çaresizliği ve zulmü düşündükçe isyan ediyorum. Yüzbaşı Yıldırım'ın eski silah arkadaşlarından biri ile karşılaştım tesadüfen. İntiharını benden öğrendi ve perişan oldu. Yıldırım'ı çok yakından tanıyor ve seviyordu: "Anadan doğma dört dörtlük bir askerdi" dedi. "Deli dolu bir insandı, her hareketinden hayat fışkırıyordu. Çok sağlam bir karakteri vardı." Bu nitelikler onu kurtaramamıştı ne yazık ki. Eski silah arkadaşının söylediğine göre, namazla niyazla tanışması da çok eski değilmiş Yüzbaşı Yıldırım'ın. Ben re'sen emekli edilenlerin ne kadar maaş alabildiklerini sordum: "Çok az" dedi. "Bizde emekli olurken alınacak kıdem tazminatı önemlidir. Fakat re'sen emekli edilenlerin bu hakkı yanar. Emekli maaşları da düşüktür. O maaşla geçinmek, hele Abdulmuttalip Yüzbaşı gibi 3 çocuk babası bir subay için mümkün değildir." Dindar oldukları için ordudan atılan subaylarla ilgili birkaç anekdot anlattı. "Bir albay vardı. Adamcağızın dinle diyanetle hiç ilgisi yoktu. Her akşam çilingir sofrası kurar, içkiyi çok severdi. Albaylığına kadar hep böyleydi. Doğu'da görev yaparken, köyün birinde yaşlı bir adamla dost olmuş, onun sohbetlerinden etkilenmiş, içkiyi bırakmış, namaza başlamış. Çok geçmedi, namaz kıldığı tespit edildi ve albay ordudan atıldı." Söz konusu albay, ordudan atıldıktan sonra bir perde fabrikasında iş bulup çalışmaya başlamış. Ancak fabrika yöneticileri bir kısım askerler tarafından, "Bu adam irticacıdır, ordudan atılmıştır, ona iş vermeniz yasaktır" diye ihtar edilmiş. Fabrika da bu baskılar karşısında albayın işine son vermek zorunda kalmış. "Ne yapıyor şimdi o Albay?" diye sordum. "Süpürge satıyor" dedi Yüzbaşı Yıldırım'ın eski silah arkadaşı. Ve ordudan atıldıktan sonra sıkı takip altına alınan ve girdikleri özel şirketlerden bile çıkarttırılan eski subaylarla ilgili pek çok şey anlattı. "Ne olacak, bu işin sonu nereye varacak bilmiyorum" dedi. Merak ettiğim bir şey vardı. Bu baskılar, asker arasındaki maneviyatı nasıl etkiliyor? Dindarlığa eğilimi olanlar siniyor, azalıyor mu? Savaş anında tüfeğiyle birlikte dini inançlarına sarılarak "Allah Allah" nidasıyla düşman üstüne yürüyen askerler, şimdi inancını açıklamaktan ve yaşamaktan korkar bir halde mi? Güldü: "Eğitimde bir nevi savaş tatbikatı olan tüfekli hareketlerde eskiden düşmana son darbeyi indiren vuruşu yaparken Allah diye bağırılırdı. Şimdi Allah nidası değiştirildi, yerine Amerikalıların yeah nidası konuldu. Saldırı tatbikatında da Allah Allah yerine, hurra diye bağırılıyor. Fakat bu emir bir türlü tatbik edilemiyor, çünkü askerlerin çoğu içinden geldiği gibi Allah diye bağırmaya devam ediyor. Özellikle Güneydoğu'da görevlendirilen subaylar arasında ateist gidip dindar dönenleri çok gördüm. Aksine bir artıştan bile söz edilebilir." Yıllar önce üniversitelerde başörtüsü zulmü başladığında dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren'e yazdığım açık mektuptan bir cümleyi hatırladım: "Dini inançlara baskı yapmak, yün çırpmaya benzer. Vurdukça kabarır." Türlü baskılarla Sistem'i koruduklarını zannedenler, tıpkı Yüzbaşı Abdulmuttalip Yıldırım gibi, onu da kaçınılmaz bir intihara sürüklediklerinin farkındalar mı acaba? *** Bu yazı 1997'de yazılmıştı. Ben askerlik görevimi 1986-87 arasında yaptım, bize de talimde "Yeah" ve "Hurra" diye bağırmamızı söylemişlerdi. Ancak "Allah" diye bağıranlar hayli fazlaydı ve bu tercihi subayların çoğu duymazdan geliyor, ses çıkarmıyorlardı. Genelkurmay Başkanı Başbuğ, konuşmasında askerin "Allah Allah" diye bağırarak talim yaptığını söylediğinde "Demek ki durum düzelmiş" diye düşünmüştüm. Merakımı yenemedim, birkaç hafta önce tezkere alan genç bir akrabama sordum; "Biz de yeah ve hurra diye bağırdık." dedi. Kafam karıştı yeniden. Başbuğ Paşa'nın sözünü ettiği mevcut talimatname ile uygulamalar arasında mı fark var acaba? |