Garip insan, nesnel gerçeklerle boğuşadursun, az ötede aşk vardır ve geçilmez! Aşk geçilmezdir. İnsan, kendini ararken aşkı buldu! Nesneden soyutlamayı arzu etti…
Başardı mı başaramadı mı bilinmez…
İnsan, aşka, nur üstü nurda kaybolmaya taliptir. Fırtına öncesi sessizlik gibi. Aşk bir fırtınadır. Hadi insanda bir tekne olsun… Oldu ve hali nice oldu.
Gerçek aşkı yaşayan yok denecek kadar azdır. Hatta bana göre yoktur. Evet evet yok!
Samimiyetsiz kalabalıklarda samimiyetsizce samimiyet aramak ne budalalık… Bu ne sahtekârca bir taliplik!
Kişi önce kendine mi talip olmalı?
Her şeyden önce kendini mi bulmalı?
Kendini bulursa aşkı aramaz mı?
Aşk aranır mı? Arayarak bulunur mu?
Aranan bir şey var fakat bu aşk mı yoksa?
İçinde sakladığı duygulara yön verecek kişiyi aramak mıdır işin aslı?
Aşka methiyeler düzmek dalkavukluk mudur?
“Ya giderse?”
Yalnız kalma korkusu, emekle inşa edilmiş bir yapının bir anda tuz buz olma ihtimali aşkı yaşamaya engel oldu her zaman…
İnsanoğluna güven olur mu?
Eflâtun der ki: “Aşk boş kalmış ruhun (öz benliğin) hareketinden ibarettir.”
Aristo der ki: “Aşk, duyguların, sevgilinin kusurlarını göremeyip, körelmesidir.”
Şair Cerir buna binaen şu şiiri söyler:
“Ben sevgilinin kusurunu hiçbir şekilde görmem.
Hatta bir kısmını dahi görmem.
Şayet aramız iyi ise.
Zira hoşnutlukla bakan göz her türlü kusuru göremez.
Fakat öfkeli bakan göz tüm kusurları ortaya çıkarır.”
Aristo der ki: “Aşk insan benliğinde meydana gelmiş ve cehalet içinde ki işsiz güçsüz olan bir kalbi yakalar.”
Diğer birisi der ki: “Başıboş nefsi yakalayan kötü bir seçimdir.”
Diğer bir grup der ki:” Aşk, kendini kaybetmek ve maşukaya bilinçsizce bağlanmaktır”
Bir filozofa sorulur: Âşığın başına gelen nedir?
Der ki: “Sevdiği kimseye bakınca aşırı sevinçten dolayı, kendini kaybetti.” Denir ki, “biz çoluk çocuğumuzu çokça sevdiğimiz halde, başımıza böyle bir şey gelmiyor.”
O şöyle cevaplar:” Sizin bahsettiğiniz aklın sevgisidir.” Bu ise ruhun sevgisidir. Devamla der ki: “Aşk nefisleri teslim alıp kalbi tutsak alan bir hükümdardır.”
“Kalpleri ele geçirip onları esir aldı, onun sevgisine öylesine bağlandı ki, artık bağları çözülemez.”
Çok şeyler söylendi aşka dair… Bilinen tek şey elde olmadan gerçekleştiğidir. Bazen bir lütuf, bazen bir imtihandır…
Bizde yaşanan zanlar vardır tabii. Aşk zannı ile yaşanan garip duygular.
Bir zamanlar bir yazımda aşkı “çile” olarak tarif etmiştim.
Sadakatten beslendiğini savunmuştum.
Aşkın bir süre sonra öldüğünü söyler kimi ahmaklar.
Daha yaşamaya başlamadan aşkı öldüren bu güruh, pazarlığa açık ilişkilerin insanlarıdır.
Kurban satıcıları gibi “olurdu olmazdı” seslerinin dolandığı meydanlarda, tel örgülerle çevrili anlayışı kıt beyinlerin içinde filizlenen aşk zannı ve çürük meyveleri!
İlanihaye yalnızlık!
Ey aşk neredesin!
Bak çok yalnızım gelmelisin!
Yalnız yaşlanmamalıyım!
Yalnız ölmemeliyim!
Sen aşkı çağırmıyorsun ki!
İlâhi! Aşk çağırılır mı ki?
Sahi aşk ölür mü?
Ölecekse peşine düşmek neden?
Kaybedeceğin şeyi dilemek delilik değil mi?
Peki, âşıklar zaten deli değil mi?
Ey pervane sen söyle! Yanan sensin bile bile…
Aşk, ışıktan öte, pervaneden ziyade madem…
Bu yüce mefhumu yaşamak insan olmayı gerektirir. Birinci şart budur. Sığır tabiatlı birinden aşkı anlamasını, yaşamasını, yaşatmasını beklemek caiz midir? Değildir hocam… (Eyvallah)
İnsan-ı kâmilin aşkından asla şüphe edilmez.
“Âşığım ülen!” deyip, bağrını yırtan birinden medet umulmaz.
Yürek, bu kavramın yozlaştırılmasına dayanamıyor.
İnsan kendini ararken aşkı buldu ve geçemedi…
İnsan aşkı ararken kendinden geçti…
Ey aşk sen nelere kadirsin?
Betül Âşık
www.betulasik.com