08 Nisan 2020 Çarşamba

Hayat Yollarında Gerçek Kayboluşlar

06 Nisan 2015, 09:12
Hayat Yollarında Gerçek Kayboluşlar
Ayşei Yasemin Yüksel (Acemi Demirci)

Bugünde olmak, geride pek çok gün bırakmış olmaktır.Pek çok günün pek çoğunda olmasa bile çoğunda neler yaşanmıştır neler. Neler görülmüş neler geçirilmiştir. Gülünmüştür, ağlanmıştır; eğlenilmiştir, kederlenilmiştir.

Çocuklukta sonra da  öğrencilik çağımızda yaz tatillerinde memleketimiz Aksaray'a giderdik. O zaman Aksaray, Ulu Irmak boyunca sıralanan konakların taş işçiliğini doya doya yansıtan  mimarisiyle, Ulu Irmak üstündeki zarif  tahta köprülerin süslediği sokaklarıyla apayrı bir kültürü barındırıyordu. Eski bir volkan olan Hasan Dağı’nın gölgesindeki  sessiz ve içine kapanık kırmızı topraklı İç Anadolu kenti Aksaray, bağlar içinde bir yerdi.  Baharı müjdeleyen cemrelerin düştüğü aylarda duvar taşlarında gezinen bin bir nakışın fistolu giysiler giymiş kızlara benzettiği taş konaklardan gelen şen şakrak sesler,  gürül gürül akan Ulu Irmak’ın coşkun uğultusuna karışırdı.  
Dantel gibi yontulup duvarlara gömülmüş  taşından odalardaki halısına işlemenin hası,  nakışın  göz nuru dökülmüş olanıyla bezeli çocukluğumuz Aksaray'ının canlı nakışlarından biri, en renkli simalarındandı Tahsin Abi. Orta boylu, çelimsiz, açık yeşil gözlü, sarışınca, iri dalgalı saçlı, İtalyan fotoroman oyuncularını andıran bir gençti. Akrabadandı. Üç kız kardeşinden biri bizden büyüktü. Diğerleri de emsalimizdi.  

Aksaray'ın hatırı sayılır tüccarlarındandı babası. Tüm köyler, Tahsin abiden aldıkları mobilyalarla döşerlerdi yeni everdikleri oğullarının evlerini. Aksaray'ın olanca kentlisi, köylüsü Tahsin Abi’den alırlardı çeyizleri; çünkü Tahsin Abi, bugün duygusal zeka anlatımında örnek gösterilen, diliyle çözemeyeceği hiç bir konu olmayan, ne yapan eden karşıdakini mutlaka yakalayacak bir nokta bulan, leb demeden leblebiyi anlayan bir pazarlama ustasıydı. Gönül alıcı, şakacı, konuşkan mı konuşkan bir tüccardı.

Eski Türk filmlerinde sıkça görülen köşkler gibi inşa edilmiş kocaman bir evde yaşarlardı. Yetişkin doğu ladinleri, kopkoyu yeşilin huzurunu yayıyordu gölgesiyle serinlettiği bahçeye. 

Bir keresinde etrafı volkanik taşlarla, gelenge denilen sincabımsı, tarla faresini andıran boz renkli sevimli hayvanlarla dolu Aksaray'ın kaplıca bölgesi olan,  halkın Zığa dediği; ancak köy sınırındaki tabelaya göre  Ziga’ya gitmiştik.  Sadece anneler ve kızlarından oluşan  toplam bir kaç aileydik. Bizi Zığa’ya getirdikten sonra hava kararmadan Aksaray’a geri dönmüştü  Tahsin Abi.

Akşama, Tahsin Abi’nin daha o gün gelirken bir ara durup köy kahvesine uğradığında tanıştığı köyün avcılarının  bize ziyafet vereceklerini öğrendik. Tahsin Abi’nin hemen kaynaşıp ahbap olduğu avcılar, tavşan avından geliyorlarmış ve bize de avladıkları tavşanlardan ikram etmek istemişler. Tahsin Abi bu, daha tanışır tanışmaz ziyafet sofraları kurdurtmuştu kendine.

Zığa’ya gideli birkaç gün olmuştu ki, Tahsin Abi bir ihtiyacımız var mı diye çıkageldi. Yanımızda bir abi olmasından dolayı biz de cesarete geldik. Kapadokya'nın göbeğindeyken, çevredeki mağaraları, kaya kiliselerini gezelim istedik. Tahsin abi de nişanlanmak üzere olduğu Aksaray'daki kız arkadaşını bize anlatmak için can atıyordu. Ihlara’ya  doğru yapacağımız gezi bunun için uygun bir fırsat olacaktı. Ihlara’ya yürüyerek gidecektik kaplıca evlerinden. Zığa'nın taşlı topraklı yolları araba için uygun değildi; biz de yürüyecektik.

Sıcak yaz güneşinin tepeden en dik vurduğu saatlerde, Kapadokya'nın derinliklerinde mağaraları, kaya kiliselerini gezmek üzere beş, altı kişilik küçük bir grup halinde Ihlara'ya doğru yollara düşmüştük çoktan. Köylülerin gözlerini kısarak kaya diplerinde oturduğu ve yanlarından geçerken mutlaka halimizi hatırımızı, nereli olduğumuzu sorduğu hatta ayran ve yufka ekmekten yapılmış dürüm, daldan koparılmış meyve, üzüm ikram ettiği tozlu köy yollarından ilerliyorduk. 
 
Güneş tepemizdeydi, yanımızda ne su ne de yiyecek vardı. Henüz acıkmadığından Tahsin Abi, geçtiğimiz yollar boyunca onca ikramda bulunan köylülerin ikramını geri çevirmişti elimizde taşımayalım diye. Hepimiz acıkıp susayınca ve köylerden de hayli uzaklaşınca bize ikramda bulunacak birilerine bakınmaya başladı. Volkanik kayalar arasında, tarlaların, bağların içinde dikenler kollarımızı, bacaklarımızı çizer,  güçlükle ilerlerken  genişçe bir ırmağa ulaştık sonunda. Ortalıkta hiç kimse yoktu.

Kurbağalar, su yılanları özgürce yüzüyor, söğüt dalları yeşil sulara sarkarak hoş akisler oluşturuyordu. Irmağın yosunla kaplı kıyısındaki taşların üzerindeki su kaplumbağaları güneşleniyordu. Ihlara’nın mağaralarına ulaşabilmek için ırmağı geçmemiz gerekti. Su yılanlarının yüzdüğü yetmezmiş gibi  bir de derince gözüken ırmağı geçmeye hiç birimiz yanaşmadık. Üstelik bermuda pantolonlarımız ve keten ayakkabılarımız ıslanırsa yanımızda yedek giysilerimiz de yoktu. Tahsin Abi ne yaptı ettiyse de ırmağı geçmeye bizi ikna edemedi.

Çok geçmeden susuzluktan dilimiz dönmez, konuşamaz olmuştuk. Tahsin Abi, “Irmağın ortasında kaynak suyu olduğu, kaynak suyu haliyle  tertemiz olduğundan içebileceğimizi” söyledi. Önce kendisinin ırmağın ortasına gitmesini ve avucuyla su getirmesini istedik. Tahsin Abi, önerimize hemen uydu. Avucuyla su taşımaya başladı. O, kıyıya gelene kadar avucunda hiç su kalmıyordu. Mecburen ortasında temiz su kaynağı olduğunu sandığımız ırmağa girdik. Suyun üstü ağaçlardan düşen dal ve yapraklarla kaplıydı. Yosunlar elimize ayağımıza dolanıyordu. Tahsin Abi,  o mükemmel iletişim kabiliyeti sayesinde bizi kendi yöntemleri ile ikna etmeyi başarmış ve ırmağın ortasındaki sudan içmemizi sağlayarak hem susuzluktan ölmemizi, Aksaray’ın deyişiyle karakmamızı engellemiş hem de bize ırmağı geçirtmişti.

Irmak suyu kirliydi ve ortasındaki su da kaynak suyu değildi. Ama içmiştik, kurbağalarla göz göze gelerek, suyun yüzünde dik tuttukları başlarıyla bizi gözetleyen su yılanlarının meraklı bakışlarına aldırmadan.

Susuzluğumuz geçmişti ancak çok acıkmıştık. Tepeden dik vuran güneş bizi yakıyorken aç olmak, bir adım dahi atamamak anlamına geliyordu. Orada kalırsak ne olacağımız belli olmazdı.

Biraz yürüdükten sonra tarlasında bağdaş kurmuş, saptan, samandan yaptığı gölgeliğin altında oturan bir köylü gördük. Ona doğru ilerledik. Tahsin Abi, bize “Köylünün yanına gittiğimizde bildiğimiz kadarıyla İngilizce konuşmamızı, asla Türkçe konuşmamamızı tembih ederek olduğumuz yerde  beklememizi” söyleyip köylünün yanına gittikten sonra  selam verip konuşmaya başladı. Bizi göstererek bir şeyler anlatıyordu. Sonra el işareti yapıp bizi yanına çağırdı. Gittik. Tahsin Abi’nin tembihini tutarak bildiğimiz kadarıyla İngilizce konuşuyorduk. Aramızda haftanın günlerini ve yılın aylarını sayan, birden ona kadar sayıları sıralayan, renkleri birbiri ardınca durmaksızın söyleyenler vardı.

Çiftçi, azığında bulunan yufka ekmeklerden peynirli, domatesli dürümler yapıp bize verdi. Ayranından ikram etti. Meyve sundu. Neredeyse tüm azığını bize vermişti köylü. O ana kadar karşılaştığım en olağanüstü ziyafetlerdendi. Aç olmak her şeyin tadını daha da arttırmıştı.

Köylünün yanından ayrıldıktan sonra hepimizin şiddetle merak ettiği şeyi öğrenmek isteyip, “Nasıl oldu da evinden uzakta, tarlasındaki bu çiftçi, azığını bize verdi” diye sorduk. 

Tahsin Abi, “Bizleri yolda terk edilmiş olarak bulduğunu, bir turist kafilesinin kaybolmuş kişileri olduğumuzu sandığını” söylemiş köylüye. “Aç ve susuz olduğumuzu, bizi oralarda yapayalnız bırakıp gitmeye içinin elvermediğini, bu dağ başında bize yedirip içirecek bir şey bulamadığını, bizim için yiyecek ve içecek aradığını” söylemiş gönlü zengin çiftçiye.  Köylü hiç ikiletmeden katığını bizimle paylaşmıştı. Hayatı tamamen şaka, yoğun iş koşuşturmasına rağmen hayatla dalga geçmek üzerine kurulu olan Tahsin Abi’ye gülmeden edemedik. Katıla katıla gülmekten taşlı yollarda yürürken tökezleyip birkaç kez ayaklarımızı burktuk.

Tahsin Abi, yemeğin üzerine bir sigara yakmak isteyince elini gömleğinin cebinde taşıdığı sigara paketine götürdü. Yanındaki tüm sigarasını yol boyunca içip bitirdiğinden paket boştu. Acilen sigara bulması gerekiyordu. Dağ başındaydık, hiç bir bakkalın bulunmadığı Kapadokya doğasında, köylerden dolayısıyla bakkallardan uzaktaydık.

Epeyce ilerde yayılan koyunlar gözüküyordu. Tahsin Abi, koyunlar varsa çoban da vardır diye bizi oraya doğru sürükledi. Koyunlara doğru ilerledik. Bu arada çoban köpeklerinin  bize saldırmaması için de artık görünür olan on dört, on beş yaşlarındaki yani tam bizimle yaşıt çobana sesleniyordu bir yandan.  

Çobanın himayesinde sürünün yanına gittik. Çoban, oralarda hem de beline kadar ıslanmış bu kıyafetlerle ne yaptığımızı anlamak istercesine hepimizi hayretle süzüyordu.

Tahsin Abi, çobanla tanışır tanışmaz hemen sohbete başladı. Çobanın gömlek cebindeki içinde birkaç tane sigara olan sigara paketine bakarak sohbete birer sigara yakarak devam etmelerini önerdi. 

Genç çoban, sigara ikramında bulunmadı. “Az sayıda sigarası olduğunu; eğer Tahsin Abi’ye sigarasından verirse kalan sigaranın akşama kadar kendisine yetmeyeceğini” söyledi.

Tahsin Abi, elini çobanın omzuna koyarak, “Bizim buralara film çekmek için geldiğimizi, bir sürüye ve tabii ki iyi bir çobana ihtiyacımız olduğunu, bizlerin ünlü aktristler olduğumuzu, benim kız kardeşimin de yönetmen olduğunu” söyledi. Kendisi de yapımcıydı, şirketin sahibiydi. Geri kalanlar figürandı.

Tahsin Abi’nin beni benzetip güya o olduğumu söylediği aktrist ile tek ortak özelliğimiz kalın kara kaşlarımız ve mavi gözlerimizdi. Tahsin Abi’nin kardeşine gelince geçekten  de güya yerine geçtiği akristi andıran gözleri, bakışları, yüz biçimi vardı. Çoban çocuk,  bizi dikkatle süzmeye koyuldu.

Sigarayla başım daha o zamanlardan beri  hiç hoş olmasa da Tahsin Abi’nin o sigarayı içip aklının başına gelmesi ve bizi bu dağ başından sağ salim tekrar kaldığımız kaplıca evlerine götürmesi gerektiğini bildiğimizden oyununa sessiz kaldık. Ayrıca müthiş bir gün yaşıyorduk. Şaka gibiydi ve gülmekten düşme tehlikeleri atlatıp duruyorduk.

Annelerimiz bizi çok merak etmiş olmalıydılar. Öğleden önce yola çıkmıştık ve neredeyse beş, altı saattir kimselerin kolay kolay uğramadığı ıssız dağ eteklerinde, tarlalarda, bağ aralarında dolanıyorduk. Hala Ihlara’ya ulaşamamıştık. Oyunu bozmamalıydık.

Çoban çocuk aniden elini cebine götürdü ve Tahsin Abi’ye sigara ikram etti. Tahsin Abi’nin zekası yine sorunu çözümlemişti.

Bizi tepeden tırnağa ağzı açık halde süzen çoban çocuğa güya ünlü o aktrist olarak, “Hiç filmimi izleyip izlemediğini” sordum. Çoban, “Hiç sinemaya gitmediğini; ama sakızların içinden çıkan artist resimlerinden görüp, beni bildiğini” söyledi. O zamanlar tek tek satılan sakızların kağıtları açılınca kimilerinin içinden artist resmi, kimilerinin içinden futbolcu resmi çıkardı.

“Sakızdan çıkan resimlere benzeyip benzemediğimi” sordum bu kez. “Orada daha büyük gözüküyorsun abla. Orada annen gibi duruyorsun, pek benzemiyorsun” deyince çok güldüm. Tahsin Abi "Çok makyaj yapıyorlar da ondan." diye geçiştirdi.

Tahsin Abi, “Film çekmek için geldiğimizde çoban rolünde çocuğu oynatacağına, sürü olarak da bu sürüyü kullanacağına” söz verip, “Bizim Ihlara’ya nasıl ulaşacağımızı” sordu.

Rotamızı bilmeden, mağaraların, kaya kiliselerinin ne yönde olduğunu tahmin ederek, pusulasız; ama güneşe göre yönleri tayin edip ilerlerken çok uzaklaşmışız meğer. Gezelim derken kaybolmuşuz bu ıssız, zorlu yollarda. Çobandan kaybolduğumuzu öğrenince, o zaman Zığa'ya nasıl geri dönebileceğimizi sordu Tahsin Abi. Zığa’nın arka sırtlarında olduğumuzu öğrenince teşekkür etti. Hayli yorgun olarak akşama doğru kaplıca evlerine vardık.

Annelerimiz bir o tarafa bir bu tarafa koşuşturarak bekleşiyorlar, bizim yolumuzu gözlüyorlardı. Bizi görünce şükürler ederek ellerini havaya kaldırıp, yanımıza gelip, kollarımıza girerek bizi kaplıca evlerine götürdüler.

*****

O Tahsin Abi ile uzun yıllar sonra, yakınlarda karşılaştım. Mutlu bir olay için Aksaray'daydık ve o mutlu güne Tahsin Abi’nin de davetli olduğundan haberdar değildik. 

Tahsin Abi’nin geçen bunca sene içinde yaşadıkları, Ihlara yolunda yaşadıklarımızın tersine pek güldürecek cinsten değildi. Aksaray’daki işleri birkaç kez bozulmuş, tatsızlıklar yaşamış. İşlerinin bozulduğu sırada müşterilerinin çoğunu yeni açılan mağazalara kaptırmış.  Yakınları ile arası bozulmuş, içkiye başlamış, eğlenceye düşmüş. Bu yüzden Aksaray’daki tüm düzenini bozup İstanbul’a taşınmış. İstanbul’a gittiğinden beridir biz de onu görememiştik. Aradan geçen birkaç on yıldan sonra Tahsin Abi de Aksaray gibi çok değişmişti.

Yıllar sonra bir araya gelen ben ve Ihlara’daki kaya kiliselerine doğru çıktığımız yolculuktaki diğer kişiler yani sözde bir zamanların ünlü aktristleri, yönetmen ve figüranlar bir resim çektirmek üzere yan yana geldik. Kasketli, dişleri dökülmüş ağzında takma diş de bulunmayan, avurtları çökmüş, saçsız, bir kulağının kenarı biraz kesik yaşlıca biri poza dahil olmaya çalışıyordu. Tanıdık geliyordu; ama kim olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu.

Kendisini tanıyamadığımı fark etti. “Ben Tahsin Abinim, hatırlayamadın mı?" diye sordu dişsiz ağzından dökülürken güçlükle anlaşılan kelimelerle. O an, zamanın ne olduğunu; ayların, yılların, on yılların geçerken neler götürdüğünü anlatmaya hiç bir tanımlamanın yeterli olamayacağının acı  gerçekliğini anladım.

Şu an, ne Ihlara’ya giden yoldaydık ne de o hayatla dalga geçen Tahsin Abiydi karşımdaki zayıf, saçları ve kulağı yanmış, işleri bozulmuş, dişsiz ağzıyla güçlükle konuşan, torunlarından bahseden adam.

O an hayatın yollarında olduğumuzu anladım. Hayatın yolu zordu, çetindi. Ihlara’ya giderken yol kaybetmeye de  benzemiyordu hayat yollarında kaybolmak. Hayatta yolunu kaybedince çok şey kaybediyordu insan.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), Temmuz 2010
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    ARŞİV