12 Aralık 2019 Perşembe

GURURUMDUR, KIYMETLİMDİR, ÖZLEM’İMDİR!

27 Kasım 2019, 17:14
GURURUMDUR, KIYMETLİMDİR, ÖZLEM’İMDİR!
Ülkü Uslu

      

        Şimdilerde alnımın akıyla mahcup olmadan üstesinden gelmeye çalıştığım çok işlerimin arasında özlesem de vakit ayıramadığım bu vefa sayfasında bir yazım yayınlanmıştı 2015 yılında. Bir can arkadaşımın doyamadığım ziyaretinin ardından hissettiklerim dökülmüştü satırlarıma. Kim olduğunu söylememiştim o vakit.
        Sizleri tekraren yormak pahasına bu eski yazıyı birazdan paylaşacağım aşağıda. Amma “Yılanların Öcü” romanındaki gibi şakşakçılar bir yanda hazırlanırken, gerçekleri dile getirmek üzere “Dur anam kaymakam bey!” nidasıyla köy girişinin ötesinde kaymakamın yolunu çeviren Irazca Ana edasıyla sizlere az diyeceklerim var evvela. İnsanın bir arkadaşını aile fertlerinden biriymişçesine sevebilmesinin bir sebebi olmalı zira. Bu, o kişinin karakteriyle, kişilik kıymetiyle ve çevresine kattığı değerle alakalıdır pekâlâ. Hissiyatım hiç değildir boşuna… Ki yalnız da değilim, bunu böyle düşünen niceleri varsa da kelamı kaleme dökmek nasibi düştü belki birkaçımıza… Aslını neslini bildiğiniz birine, yaşını başını dile dolayıp edepten uzak mesnetsiz sözlerle saldırılması ağrınıza gider elbet. Hakkıdır hakkı savunan birinin de savunulmak. Toplum olarak her türlüsüyle başa çıkmamız gereken bu şiddetle mücadele günlerinde şu yazdıklarım, bir hanımefendiyi hedef alan sözlü psikolojik saldırılara tepkimdir aynı zamanda.
        Bana arkadaşını söyle… diye başlayan atasözü vardır ya; aşağıda yazdıklarım şimdiki yaşıma nispeten çocukluk zamanlarım diyebileceğim yıllarda tanıdığım, arkadaşlığını lütuf ve nasip saydığım Özlem Zengin Hanımefendi’yedir. Yersizce üzüldüğü, hırpalandığı ilk değildir. Çünkü suya sabuna dokunmaz, taşı gediğine koymaz değildir. O, hoyrat ağızlardan çıkacak saldırtma sözleriyle haddi bildirilecek bir “bu kadın” değildir. Ne dediğini bilmeden söz söyleyecek biri değildir. Aklımızdan geçenleri haykırabilen gür sesimiz, cesur yüreğimizdir. Bu türlü çemkirmeleri sineye çekip de Hakk’ı söylemeyecek bir kadın asla değildir. Birlikte büyürken dik durmayı ve mücadeleyi bir parça da kendisinden öğrendik zira. O, okumak için ailelerinden uzak, yaşıtı bizlere neredeyse ebeveynlik ederken; koruyup kollarken vaktiyle… Emek emektir, başlı başına mücadeledir kendisi, kolaydan bir Özlem Zengin değildir. Yağ isteyene yağ, bal isteyene baldır Özlem Zengin. Özü vefa ve merhamettir.  Zehir zemberek hali ise böylesi hak edenedir...
        İyi dinleyen, yol gösteren, çözüm üretendir kim olsanız. Besleyicidir Özlem Zengin hem madden hem fikren. Liderdir bir kere, güvenle peşine takılıp gittiği yere kadar gidebileceğin. Ta o zamanlarda etrafındaki kızlardan Tokat’ına götürüp evinin kapılarını açmadığı, annesi Nimet Hanım’ın elinden yedirip içirmediği kalmamıştır. Samimidir, yerli ve millidir. Sadece Tokatlı değildir Özlem Zengin, memleketimin has kızıdır. Derdi memleket derdidir. Ülkenin en kritik zamanlarında, organizasyon firmalarının değer biçmeleri ile salon kalabalıklarına ağız oynatanların aksine, memleketin en ücra köşelerinde dilinde tüy bitesiye davasını gönüllü anlatandır. Kendi yanar seni kurtarandır; kendi batar seni çıkarandır Özlem Zengin. Arayan, soran, kaçmayan, ihtiyacı olana dokunandır. Zahmet edip gidemediğiniz, göremediğiniz ortak arkadaşınızı ondan sorup öğrenirsiniz mesela. O kendine zahmet etmiş, bir şekilde gidip görmüş, hal sormuştur. Vefalıdır zira ki vefa da asalettendir malum. 
        Vesselam bir kadın olarak “Gururumdur Özlem Zengin!” özünü bildiğim vesile ile…

        Lütfen okuma zahmetlerinize, Nisan/2015’de kaleme alınan ilgili yazımdır:

        YİNE GEL

        Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer demiş eskiler. Ah, beni nasıl cezbeder bu eski söyleyişler! Sanki durup durup benim için söylemişler. Geçmişe dönük yaşayanlardanım sanırım. Çok da haksız sayılmasam gerek. Zira süresi belirsiz bir gelecekte, gerçekleşmesi şüpheli parlak hayallere uzanarak fıtık olmaktansa; gerçekliği sabit iyi kötü bir yaşanmışlığa sırtımı verip geriye bakmaktan dolayı boyun tutulmasını tercih ederim. Sancısı daha az olur.  
Ve ki zaman raylarında akıp giden hayat treninin ters oturmuş yolcusuyum ben demek ki. Hoca Nasreddin misali... Geçmişi izleyerek yol alıyorum geleceğe. Kaybolana dek göz hapsinde tutuyorum geride kalanları, hepsi ile yüzleşe yüzleşe. Ya bir yanım geçmişte ya geçmişten bir parça hep yanımda. Çocukluk arkadaşımla aynı evde oturmam da bundandır herhalde…  
        Hal böyleyken, geçmişi göz önünde tutmak bakımından nasipliydim bu günlerde. Birbirini izleyen sıradan meşgaleler arasında evvelceden yüzler yer alabildi günlerimde. Biri günümü, gönlümü şenlendiren bir arkadaş ziyaretiydi. Üniversiteli yıllarımdan, yurt odamdan;  özlediğim bütün ortak arkadaşlarımı da hatırladım yüzünde, bildiğiniz can... Kendisi cümlenin derdiyle dertli bir insan. Kaç kez yüreğimi kurtarmıştır sıkıntıdan sayısını hatırlamam. Gönlümdeki fazlaca kıymeti de bu kötü gün dostluğundan...
        Halimi sorup halini bildirmese de az buruk olduğunu sezdim. Kadri kıymeti bilinmemekten olsa gerekti. Göz önünde olunca, derdin milletin derdi olunca, böyle de mütevazı olunca, memleketin hadsizi mi bitmiş, meyveli ağaç misali sallar silkelemezler mi insanı? Boş versene arkadaşım dedim, anlamayana laf anlatacağım diye yormasana çeneni. Bu hep böyleymiş demek ki şair bile boşuna dememiş olsa gerek şu dizeleri:
        Âsâf'ın mikdârını bilmez Süleyman olmayan
        Bilmez insan kadrini âlemde insan olmayan
        Bilmezler arkadaşım, ne bilsinler? Ne bilsinler nicesin, bilmeden evvelceni? Nasıl kıymet versinler? Vermezler, çünkü işlerine gelmez öylesi... Amma biz kadrini biliriz... Biliriz has ipekten yumuşacık yüreğini. O yüreğin tutunduğu çelikten iradeni de çok iyi biliriz. Derdimizi derdin bilişini de biliriz, cümlenin derdine dertlenişini de. Dert yok, derdimiz var deyişini de. İnsan oluşunu biliriz en çok da... Değmez hadsizin kelamı ile dertlenmeye!
        Halleştik, uğurladım, hemencecik özledim yine. Çağırasım geldi fazla uzaklaşmadan... Ardından bana kalan duygu atmosferinde, öylece yazayım dedim aklıma geleni şiirmiş gibi eğer ayıp olmazsa şairlere… Şu dilime dolanan kafiye takıntısı da rahat etsin böylece.  Canınız sağ olur beğenilmezse...  
        Son dizelerdeki sabırsızlığım, Hintli Şair Tagore’un  “Nasıl isen öyle gel, süslerinle oyalanma!” diye çağıran şiirini hatırlattı bir taraftan.  Üslubundan etkilenmişiz diyelim. 

        GEL ARKADAŞ!
        Çok zaman olmuş, özledim,
        Neler birikti sana anlatacağım...
        Hepsi bir yana, sanki biraz yoruldum.
        Boşuna değildir, seni de öyle tahayyül ettim.
        Bütün yorgunluğunu al gel arkadaş!
        Yastık döşek serelim,
        Kalın bir yorgan atalım üstüne. 
        Yorgunluğumuz dinlensin altında,
        Biz kenarda halleşelim.
        Kırgınlıklarını da topla getir arkadaş!
        Çıkın yap hepsini bir mendile.
        Tasalanma, sal dört ucunu gelince,  
        Görelim ne var ne yok içinde.
        Yaralarını da al gel,
        Arkadaşın bir baksın.
        Eziklerin, çiziklerin yok mu?
        Üflerim, öperim, çabuk savsın.
        Pişmanlıklarını da al gel,
        Boy boy dizelim önümüze.
        Bakalım, “keşke” mi hepsi?
        Bazısı, “iyi ki öyle” belki de…
        Öfkelerini de al gel, niyeyse, kimeyse…
        Dikelim gözümüzü yüzlerine yüzlerine.
        İster bağır çağır avaz avaz,
        Söv istersen lügatince…
        Hak etmişlerdir, eminim.
        Ben söylemem kimselere…
        Asıl hüznünü al unutma,
        Gelirken getir yanında.
        Bölüşelim, eritelim gözyaşımızla,
        Nebzesi kalsa bırak bana,
        Sakın götürme geriye.
        Özlediklerini de al gel,
        Yahut söyle bir bir bileyim.
        Kendimi de göreyim aralarında,
        Bilsen ben de seni ne çok özledim.
        Neşeni de al gel arkadaş,
        Bir yerden sonra gülelim, 
        Hep üzülmeyelim…
        Anlat mutluluklarını da bileyim,
        Sevinç yaşları kirpiklerine yığılsın,
        Parmağımın ucuyla sileyim.
        Umutlarını da al gel arkadaş!
        Ölmüş müyüz?
        Daha güzel günler var önümüzde.
        Geçmişi çıkar, yarını ekle şimdiye,
        Böl toplamı bire, çarp çıkanı ikiyle,
        Ömrümüz bereketlensin.
        Çayını da soğutma yudumla arada,
        Sana pişireceğim cevizli kekinle.
        Çocukluğunu al, on yedini al da gel,
        Yirmilerini de, sonrasını da bırakma…
        Ne güzeldin hep, hatırlatalım şimdine.
        Şımarsın, keyiflensin, şereflensin hallerinle.
        Korkularını da al gel,
        Hain kurttan kim korkar?
        Kuyruğuna teneke bağlarız,
        Ardına bakmadan kaçar.
        Dahası mı var?
        Tutuşup el ele,
        Yel değirmenlerine de koşarız.
        Beni de al gel arkadaş,
        Bildiğin çocukluğumu, gençliğimi de getir.
        Umutlarımı, hayallerimi, telaşlarımı unutma.
        Al gel kendini, beni de kendime getir yanında.
        Yüzünü, gözünü, sesini al gel arkadaş!
        Özledim sana dair ne varsa…
        Uzun uzun hazırlanma!
        İyi kötü neyin varsa giyin gel,
        Bana her halin sevimli ve güzel,
        Özledim, çabuk gel araya zaman katma…

        Ülkü USLU/Nisan 2015

YORUM YAZ

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.

      Yorumlar
      Toplam 1 yorum mevcut

    • A.YaseminYüksel 2 hafta önce yorumlandı

      hoş geldiniz yeniden :)

    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    ARŞİV