04 Temmuz 2020 Cumartesi

Boz Beyaz Çapa: ANKARA

28 Şubat 2020, 18:17
Boz Beyaz Çapa: ANKARA
Ayşei Yasemin Yüksel (Acemi Demirci)
Bir kent ki…

Alışıldıklardan değil. Bildiklerden değil. Bir kent ki bozkırda; toprağında, kayalarında midye fosilleri. Mevsimi gelir, havası  deniz kenarınca nemli. Adı, denizden gelme, kendi denizden çok uzakta. Öyle ki rakımı 986.

Ankara ki bozkır bilinmiş. Denizsiz olduğundan en güzel yanı İstanbul’a dönüşü  bilinmiş. Evet, denizi yok; ama dört mevsimi var. Kar da yağar, yağmur da. Dört mevsimin yağışına da doyar, rengine de. Kışın beyazı giyer, baharda dallarda açmış ayva gülünden elma çiçeği pembesine kuşanır. Sonbahardaki renklerini anlatmaya sözcükler yetmez. Bir başkadır Ankara’da sonbahar. Kızılın, sarının, solmuşluğun destanını yazan mürekkepler, Ankara’daki ağaçlardan dökülen yapraklardan yapılır. Güz, sadece hazan değildir Ankara’da, sarı şiirdir.

Budapbuzlu eşte, Prag,  Londra, Viyana, Paris gibi çokça Avrupa şehri, Tuna, Thames, Seine, Ren, Po gibi  ırmak kıyılarına, iki yakasına kurulmuş, evet. Su kenarında, kıyısında olmayan çoğu Avrupa kentinde de kanallar açılmış,  içinden ırmak geçen kentlere dönüşmüşler böylece. Denizden hayli içerdeki Ankara’nın üstleri kapatılmış derelerinin, çaylarının adları, üstlerine kurulan mahallelere verilmiş. Ankara dereleri, toprak üstünden şırıltıyla, masmavi akmaz şimdilerde ancak adları mavi tabelalarda yazılı haldedir. 

Lodosundan fırtınasına, dolusundan  kırağısına, çiğine nedir bilir bura çocukları. Sisi, pusu, nemi bilir. An olur, ne iki yarımadadan oluşan İstanbul, ne İzmir yetişebilir güzün, kışın kemiklere kadar işleyen, kimileyin yüzde doksanlardaki Ankara’nın nem oranına. Yazın kırk dereceye dayanan sıcaklıkta  terlemeyi de,  kışın ayazda, buzlu yokuşları inmeyi de bilir başkent insanı.

Evet. balık tutamazsınız Ankara’da, sahilde oturup da. Ama balığın en tazesini yersiniz. Karadeniz’de sabah tutulan balık, akşama Ankara’da tezgâhtadır. Getiren kamyonların üstü bir şenlikli, martı çığlıklı. Geldikleri yerlere geri dönmeyen martılar, Ankaralıdır artık. Deniz yok diye martının küsmediği bu kentte hatırı sayılır çoklukta  balık tutmayı seven yaşar. Belki hafta sonu çoluk çocuk oltaları ellerinde Galata Köprüsü’nde tutmazlar balığı; ama Kırmir Çayı kenarına kamp kurup gümüş, tatlısu kefali, turna balığı yakalarlar. Balıkçı da çıkar Ankara’dan, Mogan’da yelkenci de. Kürekçi de; Eymir’de. 

Pamuk gibi beyaz köpüklü suların döküldükten sonra altında, turkuazından yeşiline, lacivertine, boncuk mavisi renge büründüğü  serince yüzülecek havuzu, etrafında yemyeşil ağaçları olan şelaleleri yok Ankara’nın, evet. Erzincan’ın Gürlevik,  Hakkari’nin Ore şelaleleri gibi görkemli. Metrelerce yüksekten gürül gürül düşen su sesinden şarkılar dinletirken tilkisinden kirpisine canlıların  suyundan içtiği.  Ama…

Ama… Ankara, su köpüğünce bembeyaz tüylü hayvanların anavatanı,  sığınağı, yuvası.  Ki dünyada eşi benzeri yok onların. Hepsi de Ankara ile anılır. Angora tavşanı yani  Ankara tavşanı, Ankara kedisi, Ankara keçisi o nadir güzellikteki canlılar. Evet, Ankara’nın beyazı, köpürmüş suda değil,  kendi adıyla bilinmiş  tavşanından, keçisinden kedisine bembeyaz pamuksu, ipeksi tüylerde. 

“Dünyanın en güzel tüylü hayvanları Ankara’da yaşarmış” derler. Çünkü dünyada buna en elverişli hava Ankara’da imiş. Belki şimdilerde kentin siluetini değiştirecek kadar yüksek, güneşin ısısını şehre yansıtan kara camlarla kaplı betondan dikintiler nedeniyle Ankara havasını oluşturan gazların orantısı insan eliyle değiştirilmiş olabilir; o güzel tüylü  hayvanlara yaşam alanı olabilmiş ama vaktinde. Ankara havası, en  uygun bileşime, nem oranına sahipmiş bir zamanlar. 

İklimi yazın kuru, güzün sahil neminde, evet. Oysa  tarihin hep kıyısından geçtiği bu kentin öyle  bir havası var ki… O da Ankara ile anılır. Değil Türkiye’nin herhangi bir kenti, dünyanın neresinde bir Türk düğünü varsa orada Ankara havası çalınmadan bitmez o düğün. Hüdaydasından Misketine. Ankara’nın bağlarına.

Evet, fıstığı, fındığı, narenciyesi,  pamuğu yok; ama bir armudu var ki… Şimdi “toprak kıran” diyebileceğimiz betonun neredeyse yok ettiği. Ağacını kesenlerce şifası bilinmese de elleriyle dikenlerce bilindiğinden yetiştirilmekte imiş zaten.

Evet, bulvarları metal kalabalık olan arabalar ile dopdolu Ankara’nın görünürde bir kayığı bile yok. Gemiyi, katamaranı, kotrayı geçtim. Ama çapası var. Ankara,  çapa demek. Ankara’nın adı, çapa yani anchor demek. “Anchor - çapa” sözcüğünden gelen bir ad Ankara. Bir bozkıra demir atmış ilk ve tek  çapa o!

Evet, adının başına “Yeşil” getirilmemiş bir kent Ankara. Bursa gibi. Ki Bursa’nın bir de  şimdiki haline bakınca… Şimdi, olsa olsa Uludağ’ın boğazına dek tırmanmış beton dikintilerin dış boyaları yeşil olabilir anca. Kestane ağaçlarıyla kaplı Bursa da, sokakları manolya kokan, erguvanla neşelenen İstanbul da eskiden yeşildi. İstanbul’dan, İzmir’den yeşildir Ankara. Bozkır tevazuu içinde hem de. At kestaneleri, çınarlar kaplar Kızılay bulvarını, Bahçelievler caddelerini. 

Evet, yalıda oturanlarından işadamına rastlanmaz Ankara’da. Falanca fabrikaların sahibi, filanca iş adamıyım kasıntısı için ortam yoktur belki.  Yakınlara kadar görgüsüzce para yığıntısı yapanların şehri de değildi. Yığıntıyı sevenlerin; ama kültür birikimine yönelenlerin kentiydi ki hala onlardan burada  kalanlar, o kültür donanımlı Ankaralılardır. Kültürel birikim, para ile alınamayacak zenginlik. Ankara’nın zenginliği en çok buydu. Kısıtlı bütçeleri ile sanat gösterilerine, kitaplara para döken insanların kentiydi Ankara. Operasından CSO’suna, Gençlik Parkı’ndan konservatuarına. Resim sergilerinden müzelere. Yozlaşma elbette burada da belirgin olsa da kültürlü insanların kenti yurdumuzda hala Ankara’dır. Ankara demek, bu güzel ülkenin başkenti olmanın yanında kültürün de başkenti olmak demek.

Başkent demişken… Ufuklara dek masmavi şeritler halinde uzanan, dökülen akarsu kütlelerinden fakir,  denizsiz, ırmaksız, şelalesiz ama dört mevsimli Ankara, mevsimlerden  birinin de başkenti. Güzün. Sonbaharı Ankara’da  yaşamak, sonbaharın anlamını sarı, kızıl mürekkeple, kuru yapraklara yazılmış halde okumaktır. 

Evet, Yedi Tepesi yoktur Ankara’nın. Ama mutlak değeri olan 23’ün, büyüsek de çocukluğumuzdaki sevinç ve minnetle kutladığımız Nisan’da bir bayram gününe denk gelen 986 rakımlı bir  tepesi vardır ki! Yedi düvelin  yükseklik korkusu olmuş. Oradan esen rüzgâr, hala mazlum tüm milletlerin soluğu. Gözünü Boğazlar’dan Akdeniz’e, Karadeniz’e dikmiş tüm hesapçıları, yok yoksullukta alt eden rakım o. 

Ankara’nın denizi,  denizden 986 metre yükseklikte uzanır. Bir çift mavi göz halinde.  İlk o deniz bakışlar su olmuştur Bandırma Gemisi’ne. Karadeniz’e açılmadan önce.

Tepenin ne yelekeni, ne yetmişi… Ne höyük olanı ne silsilesince uzananı…  Tek bir tepe, dünyayı titretmiş, bayrağımızın dalgalanmasını devam ettirmiş. İstiklal Marşımız  yükselmiş oradan ovalara,  sonra da boynunda madalyalı sporcularımızın çıktığı kürsülere. 

Onlarca tepeli, yokuşu çokça Ankara’nın Çankaya Tepesi’nin öyküsü, Ankara’nın öyküsüdür biraz da. 
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.02.2020

YORUM YAZ

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.

      Yorumlar
      Toplam 2 yorum mevcut

    • Ayşei Yasemin YÜKSEL @Halil Korkmaz 1 ay önce yorumlandı

      Bozkır giderek yeşerirken el emeği ile, sulama ile, tabii önce ekim ve dikim sonra gözü gibi bakmak ile seksenden yıldan fazladır, eskiden yeşil olan yerler bozkırdan da boza, kırsız boza yani betona gömüldü. Bursa, İstanbul, İzmir mesela.

      Ankara'ya vaktinde çınarları, at kestaneleri dikenler bugün bize gölge ve yeşillik daha da ötesi oksijen sağladıkları için minnetle ve rahmetle anılıyorlar. Haklı olarak.

      Çok teşekkür ederim.

    • Halil Korkmaz 2 ay önce yorumlandı

      i̇ç anadoluyu, bozkırı yirmili yaşlarıma ilk gördüğümde bunda bir yanlışlık var, bu kadar ormansız ağaçsız arazi olur mu, böyle kupkuru yerde insanlar ve diğer canlılar nasıl yaşar?” diye düşünmüştüm yıllarca.
      şimdi bozkırın da kendine has güzellikleri, ot ağırlıklı, inanılmaz bir bitki çeşitliliği olduğunu görüyor, bozkır insanına o kadar da üzülmüyorum artık.

    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    ARŞİV