BABAM OKUMASIN

Komşu avlular arasında nefes nefese koşturan tatilci akraba çocuklarının yorulup birer ikişer eve gelmesi beklenirdi o saatlerde. Yaz akşamı serinliğinde, salkım saçak çiçek dolu bahçede sohbet güzel olurdu köydeki baba evimizde.
Ortak avluda benim gibi yaz tatili misafiri amcakızı ve gelinleri ile birkaç yakın akraba da olurdu vakit geçiren; annemin yaşlı Pembe Teyzesi mesela, evi hemen bitişiğimizde. Son ebenin sobelemesi, son kaçanın yakalanması, acıkanın evin yolunu bulması beklenirken eskiler yâd edilir, özlenenler konuşulurdu genellikle. Bazen hiç konuşmadan bile oturulsa olurdu birlikteliğin tadına vararak. Böyle anlarda sessizliği babam bozardı yine eskilerden bir şarkı mırıldanarak. Onu beğenmez diğerine başlar, sonra başka birine. Belki de artık sesini beğenmez.
“Benim salâmı da sen vereceksin bak karışmam…” der Pembe Teyze lafı araya sıkıştırıp. “Ağladım bu sabah ezanını dinlerken; İstanbullu hocalar gibi okuyorsun tastamam.”
“İstanbul’dan çok gelip geçtim ya ondandır.” der babam ve ekler: “Bak sakın fasulye tarlasını sularken ölme karışmam. Dize kadar çamurdan çıkıp geleceksin camiye, söylenip günaha girer adam…” Gülüşülür.
Babam başka şarkı mırıldana dursun gözünüz yerde, bir karıncanın çekirdek kabuğunu taşımasına ya yardım edersiniz ya cebelleşir, engellersiniz dinlerken. Vicdanınıza kalmış… Bir yarasa başınızı sıyırıp geçer. Bir kedi kenar kenar yanaşıp kuyruğunu sürter bacağınıza. Bu şarkıları başka başka duygularla dinlediğiniz günlere bir kapı açılır o avludan, muhtemelen çocukluğunuza.
******
İlginç adamdı babam. Öfkesi saman alevi gibi parlayan, Türk filmlerinde ağlayan, hem korkulan, hem sevilen; bazen de çok güldüren. 
Aile fertlerinin odada bir koltuğa mıhlanıp, gözlerini köşedeki ekrana sabitlediği günler henüz başlamamışken; aynı evde birbirlerinden bihaber değilken; kendilerinden başka da eğlenceleri yokken; açıkçası yeni yeni çıkmış televizyon, bizim gibi taşrada memur ailelerin evine henüz girememişken; o genç bir adam, biz onun mutlu ve güvende küçük çocuklarıyken; işten geldiğinde sofranın hazırlanmasını beklerken; prizma şeklinde bir çanta düzeneğinde olan plakçaları açardı bazı akşamlar. Ardından annemin sofraya taşıdığı kaşık, bardak şıngırtısına karışırdı öfkelenen sesi.
“Bunu bir kurcalayan olmuş bugün, yine halletmişsiniz iğnesini” diye söylenir, soran bakışlarına cevap alamazdı bizden. Kimse üstüne alınmazdı.
Uzun sürmez, Türk Sanat Müziği parçalarından oluşan plak demetinden bir tane seçer; düzeneğe oturtur ve üzerine de az ötede pırpır eden yüreklerimizden yükselen dualarla çabucak doğrulan iğneyi dikkatlice yerleştirir, beklerdi. Çıtırtılardan sonra başlayan şarkıya kendi de eşlik ederdi çoğu zaman. Uyamadığı yerlerde iğneyi geri alır, yeniden denerdi. Kurcalamak şüphesi üstümüzden kalkıp da cihaz çalışmaya başlayınca yanına yaklaşır, sükûnetle dinlerdik kardeşimle. Aniden iğneyi geriye çeker işaret ederdi birimizi:
“Şimdi sen de söyle bakalım plakla birlikte.”
Birkaç yıl sonra öğretmen tahtada sözlü sınava çektiğinde yaşayacaktık aynı sıkıntıyı. Uğraşırdık, “gak-guk, hık-mık” ederdik beceremezdik. İstemezdik ama çabalardık. Çocuk aklıyla beceriksiz olup gözünden düşmekten korkardık. İğneyi yamultan bizdik, bari şarkıyı doğrultup kendimizi affettirebilseydik.
“Yok,” derdi “Hiç olmadı. Bak, şöyle uzatacaksın: Hüzüünleeeeendim beeeeeeen yiiineeeeeeeee…”
Tekrar, tekrar uğraşırdık, bir türlü olmazdı. Uzatamazdık yeterince, ne nefesimiz yeterdi, ne sesimiz. Çatlardı, tizleşirdi, kısılırdı, mahvederdik şarkıyı. Başka bir tane seçerdi:
“Kalbimin sahibi sensin/ Orda yalnız, orda yalnız sen; sen, sen, sen varsın”
Bunu hiç, bunu hiç, bunu asla beceremezdik.
“Yok,” derdi yine. “Yok! Biriniz de bana çekseydiniz ama Allah vergisi işte, olmayınca olmuyor demek ki. Ananız tarafına çektiniz besbelli.”
“Niyeymiş? Okulda koroya başta beni seçerdi hep Seniye Öğretmen...” derdi de kabul etmezdi annem, öksüz ve yetim kalırdı yeteneksizliğimiz.
Bir türlü sesimizle gözüne giremez, annemin imdadımıza yetişen “Ellerinizi yıkayın haydi!” komutuyla kurtulurduk babamın elinden. Söyleyemediğimiz son şarkıyı başa alır:
“Bak bu senin için olsun hanım!” derdi. Annem tenezzülsüz fakat yanakları pembeleşerek gülümser “Bana değildir, sen önceki sevdalarına tutmuşsundur,” derdi. Babam inkâr ederdi: “Hepsi yalanmış, unuttum ben onları.” Biz bir şey anlamazdık. Şarkı biter, sıra sıra besmelemiz çektirilir, otururduk sofraya.
“Bari bunu adam gibi söyleyin yeter,” diye de söylenirdi.
Babam annemi severdi kuşkusuz. Fakat bu şarkılardaki sevda denilen sevmek başka bir şey miydi? İşin o kısmı bizim için anlaşılmazdı henüz. Bekleyip öğrenecektik. Zamanı geldiğinde pençesinde kıvranıp görecektik günümüzü. O zaman, o şarkıları biz de dinleyecektik. Oluruna kalacak, eline düşecektik babamın, ona da halimizden anlamak düşecekti.
******
Bir yaz tatilinde köye de götürülen “pikap” denen alet ile kardeşim ve yaşıtı amcaoğlumuz arka odalarda uzunca zaman baş başa kalmışlar. Neredense ellerine geçen bir tornavida ile üzerinde epeyce uğraşmış haylazlar. Bu kez iğnesi ile yetinilmemiş. Her yerine bakılmış, dürtülmüş, çizilmiş, en sonunda düşüp parçalanmış. “Akıllı kızan merak eder, kurcalar,” diye atılınca babaannem, babam ağzını bile açamamıştı. Ucuz kurtuldu yaramazlar… Yenisini almadı. Hiç üzülmedik, kurtuluşumuz oldu hatta rahat ettik. Birkaç yıl radyodan dinledi şarkılarını.
Şarkı türkü değildi tek hevesi. Başka şekilde de dinlerdik sesini. Bildiğimiz duaların çoğunu onun ezberinden ezberledik. Oturup dinlemekle değil. Biz evde öyle gezinir, işimizi yaparken, o tenha bir odaya çekilir, kendine göre en iyi makamı tutturana kadar sesli okur, okurdu. Bazen Kuran’dan sureler, bazen de dokunaklı bir ilahi. Teravih ya da Cuma namazlarında mahallenin cami hocası arkasında okumak için. Bazen ezan, bazen de salâ okuması çalışırdı değişik makamlarda. Yine imamın yokluğunda okumak için. Bunlar da kendi hevesinden. Arada çağırıp sorardı beni:
“İlk okuduğum mu güzeldi, sonraki mi?” Ayrıntısını ve isimlerini heves edip sonradan öğrendim. Benim beğendiğim “Dilkeşhaveran” makamında salâ,” onun beğenmemi istediği “Hüseyni” salâ imiş.
Plakçalar kırılalı birkaç yıl olmuştu ki bir gün babam, kolunun altında bir “teyp” ile geldi eve. “Pilipis bu en iyisi,” dedi. Birkaç tane de kaset yanında. Yine Türk Sanat Müziği… Artık evde TV de olduğundan kaset kutularının üzerindeki okuyucuları şıp diye tanıdık. Bunun gündüzden kurcalanıp kırılacak iğnesi de yoktu ama bizim işkence saatlerini olduğu gibi geri getirmeye yetmişti.
Biraz da büyümüştük de bakalım o gün bugün sesimiz ne durumdaydı? Az ümit var mıydı hala ona benzemek bakımından? Kasetler teybe takılıyor “play” e basılıyor, sürekli “rev” yapılıp geri sarılıyordu. Yükselen seda ile enginde yavaş yavaş günün minesi soluyordu. Yine rüzgâr bizim şarkımızı söylüyor, gülşeni hüsnümüze kimler varıyor, gamzede deva bulamıyorduk. Gözlerinin rengine hasret kalıyorduk ve biz kimseyi sevemezdik, sevmeyecektik; rüüüüzgarların önüüüüündeeeee sürüüüükleneceeeeektiiiiiik bu gidişle…
Olmuyordu, olmuyordu, bir türlü iyi söyleyemiyor, hala babama çekemiyorduk. Ah bu şarkıların gözü kör olsaydı da kurtulsaydık vesselam. Onun şarkılarından bir şey anlamıyor başka müzik kasetleri istiyorduk.
“Yürekleri yanık değil tabii… Bunlar abidik gubidik istiyor.” Yine cömertti; bizim anlamadıklarımızdan, dokunaklılarından anneme de ithaf ettikleri oluyordu çok zaman.
******
Çocuklar acıkan karınlarına yenik, tadına doyulmaz oyunlarına kıyıp terli yüzleriyle birer ikişer çıkageliyordu artık. Amcamızın kızı önüne katıp götürüyordu kendininkileri. Pembe Teyze “Şimdi ezan okunur.” deyip, iki büklüm ayaklanıyordu. Bizim hane çocuklarının bahçe çeşmesinde sabunlanma faslı vardı daha. Babam başını karşı tepeden yana çevirip son bir şarkıya başlıyordu:
“Akşam oldu hüzünlendim ben yine/ Hasret kaldım gözlerinin rengine.” Sesi kısılıyor, çatallaşıyordu tam orada. Yazık oluyordu şarkıya, yarım kalıyordu. Bu şarkı hep annemin oluyordu. Kıyamıyordum yarıda kalmasına ve devam ediyordum:
“Gel mehtabım gel sevgilim gel yine/Hasret kaldım gözlerinin rengine…”
Annem, sevgilim, özlemim her daim…
Zaten elbet bir gün serin serviler altında buluşacaktık onunla ve bu böyle yarım kalmayacaktı. Tamamlanıyordu dörtlük, yazık olmuyordu şarkıya. Sesim kendi renginde babam kadar iyi çıkıyordu. Ne ara yanmıştı benim de yüreğim hayret! Nefesim yetiyor, çatlamadan uzatabiliyordum iyice. Dönüp gülümsüyordu babam:
“Bak sen! Demek babana biraz çektin...” Sonra başını çevirip yine devam ediyordu diğer dörtlüğe. Bu kez üstüne alınan, yanı başında oturan teyze oluyordu. Tuhaf hissediyordum ama kızamıyordum. Babamın annemin vefatından sonra evlendiği hanım; yok onun bu işte bir suçu. Halen annem varmış gibi sürdürebildiğimiz hayatımızı ona borçluyuz belki. Sevilmek onun da hakkı. Ne denilebilir ki?
Yüreklerimizi okur babam; bilir bam telimizin titrediğini. Ondan yana çevirir yüzünü: “Hala karşı tepeye okuyorum haa! Mezarlığa doğru,” der. Teyze gülümser:
“Biliyorum ben kime okuduğunu, ben üstüme alınmadım zaten,” der.
Hava grileşmiş, yerde karıncalar yok olmuştur. Minareden hocanın sesi yükselir. Bahane olur; kalkılır, yorum yapmaktan kurtulunur. Akşam namazının ardından kaşık bardak sesleri eşliğinde yine sofra kurulur. Gece olur, uyunur.
Saatler sonra minareden babamın aslında en sevdiğim saba makamında okuduğu ezan dalga dalga yayılır sabahın lacivertine. Ben köy evimizdeki çocukluk yorganımın altında, annem karşı tepedeki kabrinde; birlikte dinlerdik belki de…
(Ülkü USLU,2010)
YORUM EKLE