04 Aralık 2020 Cuma

AYASOFYA'YA NASIL GİRİLİR?

24 Temmuz 2020, 14:11
AYASOFYA'YA NASIL GİRİLİR?
Ülkü Uslu

 

Bundan tee otuz seneden de fazla öncesi zamanlardaydı. İlkokul beşinci sınıflara mayıs ayında bir İstanbul gezmesi adettendi. Ya da müfredat gereğiydi ne bileyim. Karne ve diploma almadan önce lazım bir ufkumuz açılsındı. O gün Rumeli Hisarı’nı ve müzeleri gezdiğimizi hatırlıyorum. Surlara çil yavrusu gibi dağılmıştık basamak basamak. Öz çekimlik ne manzaralar olmuştur boğaza karşı ama teknolojiden yoksun zamanlardı ki güne dair bir toplu fotoğrafımız bile yok. Yazık…

İstanbul Arkeoloji Müzesi’ni gezmiştik uzun uzun ve ağzımız açık. Görmediğimizi gören meraklı bakışlardık; sınır komşusu şehrin İstanbul’a henüz ayak basamamış çocuklarıydık diğer yandan. O kadar da olsun artık. Gerçi bayram seyran, seneden seneye ailece memleketimize gidişlerimiz İstanbul üzerindendi ama öyle bir gelip geçmek durumuydu benimki de, gezmekten değil.

Öğleyin Gülhane Parkı’nda piknik yaptığımızı da hatırlıyorum, park içinde kafeslerdeki hayvancıkları seyrettikten sonra. Sonraki durak Topkapı Sarayı idi hem ağzımız hem gözlerimiz açık gezdik. O ne ihtişamdı ki biz daha önce sadece ders kitaplarında soluk siyah-beyaz birkaç resimden aşinaydık. Oradan yürüye yürüye Ayasofya’ya geçilmişti. Önde öğretmenimiz olduğu halde ve omuz hizasını koruyarak, sağa sola taşmayarak düzgün bir şekilde. Kenarda konuşlanmış seyyar pamuk şekercide ya da kâğıt helvacıda aklımız kalarak. Hüsnü adındaki sınıf arkadaşımız hariç.

Alnında bir tutam sarı saçı girdap oluşturmuş, çilli yanakları kudretten al al afacan bir çocuktu Hüsnü. İçi dışında çekinmeden pat pat konuşan, bazen akıl almaz sorular soran. Büyümüş de küçülmüştü; haklıydı da… Okul olmadığı zamanlarda simit satarken rastlardık ona. Stadyumda maç, tören olduğu zamanlarda da elinde bir damacana ile su susayana. Saygı duyardık bu çabasına; onun hem işi vardı hem okulu. O da hiç gocunmazdı bundan. Hüsnü bu kendinden emin… Sadede gelelim, Hüsnü kaşla göz arasında kenardaki satıcıdan bir pamuk şekeri almayı başarmış ama sıranın sonuna da kalmıştı tam Ayasofya’ya gireceğimiz sırada. Biz içeriye doğru ilerlerken bir elinde pamuk şekeri bir elinde ayakkabıları yetişti: “Durun durun, niye ayağınan girdiniz?” diye çıkıştı bize. Biz şaşkın bakınırken bir yandan da ayakkabılarımızı çıkarıp elimize almaya başlamıştık bile. Öğretmenimiz yetişti o esnada. Ne yapıyorsunuz çocuklar, giyin onları diye söylendi. Hüsnü atıldı yine: “Ama örtmenim camidir, ayağınan girilmez…”  “Değil oğlum müze burası, Ayasofya Müzesi” dedi öğretmenimiz. “Gördüm, minaresi vardır örtmenim, iki o yanda iki bu yanda demek ki camidir,” dedi Hüsne de. Bir süre tartışıldı müzedir, camidir…

O gün Hüsnü hariç öğretmenimizi dinledik, ayakkabılarımızı geri giydik ama çok da huzurlu değildik bu çelişkiden sebep. Daha da Ayasofya’ya girip gezdiğimi hatırlamıyorum sonrasında. İstanbul’da yaşadığım zamanlar da oldu; gidip girebileceğim zamanlar da ama canım istememiş demek ki. Meydana gittiğimde “Ayasofya’ya ayağınan girmiş olmanın” huzursuzluğunu hatırlamışımdır her seferinde. Suçluluk duygusu gibi bir histi.  

Ve artık Ayasofya’nın ne olduğu bellidir. Şükür ki tereddütsüz camidir. Nasıl girileceği de bellidir. Canımın gidip girmek istediği de kesindir. Gerisi ya nasiptir…

Ülkü USLU/24.07.2020

Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    ARŞİV