17 Şubat 2020 Pazartesi

Ayakları Birbirine Dolaşır Halde

12 Şubat 2020, 17:23
Ayakları Birbirine Dolaşır Halde
Ayşei Yasemin Yüksel (Acemi Demirci)

Uzaktan iki canavar bakışı gibi karanlığı delip gelen  araba farlarının hışmından kenara, daha kenara kaçılarak korunmanın ister istemez zorunluluk olduğu saatler sabahın taaa körü. Sabahın körü. Evet, en güzel tanım bu. Ta kendisi bu deyimin o saatler. Sabahın körü. Ortalığın karanlık olduğu, sokak lambaları yanmasa etrafın ay ışığından başka aydınlatıcısının olmadığı anlar. Ay ışığı dedim de... Ay gözüküyor mu ki pustan!

Saat yedi buçukta hava kapkaranlık. İsterse güneş sökmekte olsun. Aralık ve Ocak aylarında, o saatte hükümsüzdür doğmakta oluşu. Ne zaman tümden doğar, saat sekiz gibi ışıldar hava. Pus da olunca hava pek keyifsiz, sevimsiz olur kara sabahlarda. 

Yedi buçukta durakta olurum. Kışın karda buzda inişi hiç tekin olmayan bir yokuştan sonra.   Başı da, sonu da pek bir  hatırlı yokuştur hani.

Yol kenarı yazdan kalma kurumuş yabani havuç, yabanileşmiş çavdar saplarıyla kaplıdır.  Çoğu adam boyu denilecek boyda. Epeydir uğur böcekleri, yusufçuklar yapraklarına konup, üstlerinde  uçuşmaz oldulardı, yeşil oldukları sıralar. Çünkü oralar düzenli olarak böcek ilacı ile ilaçlanıyor. Sineğe karşı. Şu sinekler hiç sevilmeyen şeyler zaten de bir de onlar yüzünden uğur böcekleri, yusufçuklar, kelebekler görünmez olunca benim için en geçerli sevilmeme nedenine kavuştular. Yokuşu renkli kanatların uçuşundan mahrum bıraktıklarından.

O, gece gibi sabah vaktinde durakta olmak, evden çıkmak zorunda olanlar var. O saatte  iş için, okul için yola düşmüşler var. Beklediğim yer hem de nasıl işlek bir cadde olsa da sabahın erkeninin tenhalığı alenen hissedilirdir. Şehre giren çıkan otobüslerin, Polatlı dolmuşlarının, vardiyalı çalışan işyerlerinin saat beşte işbaşı yapacak çalışanlarını yahut paydos etmişlerini taşıyan servislerindir yol o saatte.

Bazen haftada bir, kimileyin  haftada en az üç kez etraftaki hemen her eve gündelikçi gelir. Gündelikçilerin kimisi temizliği yaptıktan sonra mutfağa geçip çorbasından sebzesine birkaç tencere yemek pişirip dolaba koyar. Akşamları eve dönen yorgun ev halkı  hazır yemeklerini yerler.

Kimisi de çocuk, hasta ya da yaşlı bakmaya gelir. Her gün geliyor olsalar da, haftada üç gün gelseler de hepsi de çok uzaktaki evlerinden erken mi erken düşerler yola.  Öyle ki kendi evleri ile çalışmaya geldikleri ev arasındaki mesafe, yakın başka şehre gidermiş gibi bir zaman tutar. Hollanda’da olsalardı belki bir değil birkaç şehir ötesine gitmiş kadar olurlardı.

Sabahın siyah atlas pelerinli bu saatinde, yedi buçukta, dışarıda hava eksi sekiz derece. Ne eldivensiz, ne beresiz, ne de atkısız olunamayacak bir soğuk var. Burnunuzun donduğu, ayaz soluduğunuz o saatte kimseler dışarıda olmak istemez. Güneşin yüzü sıcak diye düşünürüm. Parıldarken bakamazsınız; ama soğuğa karşı bir kalkanınız olduğunu bilirsiniz yukarıda. Kayıp düşseniz,  bir yeriniz kırılıp kalkamasanız donup kalabileceğiniz incecik buz tutmuş yokuştan bunları düşünerek indim durağa. 

Anayol bu saatte tenha. Sağdan yavaşlayarak yanaşacak farlara bakınıyorum. Gözükmüyor servis. Yeni kaptan başladığından beri geç kalıyor hep. 

Sağa yönelen farları fark edince bakışlarım odaklanıyor. Yaklaştıkça görüyorum ki koyu mavi renkli bir minibüs. Dolmuş olmalı. Duruyor. İçi, ilkten hepsi birbirini andıran kadınlarla dolu. Körüklü kapısı açılıyor. Ufak tefek,  başını, boğazını atkısı, şalı ile iyice sarmış bir kadın iniyor. İnerken gözlerini kaldırıp tedirgince bana bakıyor. Öyle yavaş iniyor ki. Ağır çekim gibi. İlk kez gördüm bu kadını. Her gün görürüm bu durakta inen hasta, çocuk, yaşlı bakmaya ya da temizliğe gelenleri.  Hepsi de eline ayağına tezdir. Bu kadın kaplumbağa sanki.  

Seçebildiğim kadarıyla üstü başı iyice,  hemen iki metre ötemdeki kadının çizgiler içindeki yüzü hayli yorgun. Yokuşu çıkmak için yanımdan geçmek zorunda; ama arkamdan dolanıyor. Şimdilerde kimselere, hiçbir şeye güvenesi yok haklı olarak. Hele de o saatte. Herkes artık biliyor ki her an her şeyi yapabilecekler dolanıyor aramızda.  Ardından bakıyorum. 

Daha başında olduğu yokuşu nasıl da gönülsüzce çıkıyor. Ağır ağır. Birden yolun karşısına yönelse de yolun ortasında karar kıldı, ortadan yürüyor.  Sonra yolun karşısına geçti. Yol yapımı için bırakılmış kum tepecikleri ilerlemesini zorlaştırınca yeniden yolun ortasında. Ardından tekrar benden tarafa geçti.  

Adımları öyle zoraki ki. Sürüklenircesine yürüyor. Sanki ayakları birbirine dolaşıyormuşçasına. Sanki aklı, yöneldiği yanı kastedip “keşke adımını o yöne atmasaydın” dediği için zikzaklar çiziyor gibi. Gözüm serviste olduğundan birkaç saniyede bir başımı çevirip baktığımda hala bir metre bile ilerlememiş gibi.

Zikzak çizmesi, arkasını kolaçan etmek isteğinden sanırım. İşkillenmekte haklı haliyle.  İnsanlar o karanlık saatte, ıssız yollarda köpek sürülerinin saldırması kadar başka insanlardan da korkuyor besbelli. Bir ara başımı çevirdiğimde o da bana bakıyordu. Birilerinin başkalarına kuşku ile bakmasını yadırgamıyorum artık. Çocuklara, kadınlara, hayvanlara neler neler yapılabiliyor olduğundan beri. Kimsenin kimseye güveni, inancı kalmadı. Herkes ürkek bu yüzden.

Gözüm hayli gecikmiş serviste. Yine de başımı çevirip bakıyorum. Ayakları birbirine dolana dolana zikzaklar çizmeye devam ederken hala bir dakika önce gördüğüm son noktada gibi. Sallana sallana bile değil ilerleyişi. İki yüz metreden biraz uzunca yokuşu yarılamış bile değil. 

Bir dünya borç ile kapattıkları haciz gelmiş dükkânlarının ardından varlıktan yokluğa düşmüş birinin bir hastaya bakmaya ilk gidişi mi acaba bu? Yoksa bu kadar erken saatte kim bilir nerelerden gelen dolmuşa binebilmek için yola sabahın altısında çıkışından mıdır, anlamak zor. Ama haline bakılırsa yürüyecek gücü kalmamış. Dokunsan yıkılacak gibi. 

Telefonumu çıkarıp geçen haftadan beri servisimizin kaptanı olan sürücüyü arıyorum. Açmıyor. Demek ki birazdan durakta olacak. Bunu fırsat bilip başımı  yokuşa çeviriyorum.

Kurumuş adam boyu otlar ile aynı renkteki  içi şerit şerit cam elyafı ile şişirilmiş uzunca gocuğu ile otların yanından geçerken sanki ağır aksak yürüyen bir ot demetine bakıyorum gibime geliyor. Sabah sabah gülümsetiyor bu görüntü. Yokuşun başına var daha.  Oysa yokuşu birkaç kez inip çıkabileceği kadar uzun bir zamandır izliyorum onu. Belli ki ayakları tersine tersine gidiyor gideceği yere. Yine de  gitmek  zorunda besbelli. Akşam eve  ekmek götürebilsin diye.

Servise binmeden önce tekrar bakıyorum. Kurumuş ot rengindeki gocuğu ile otların yanından ilerlerken zor fark ediliyor.  Belki bir ot gibi yaşadığını ve şimdi de bu yabani havuçlar gibi kupkuru olduğunu düşündüğünden zikzak çizmiyor artık.
Servise binip yerime otururken yarın onu tekrar görüp göremeyeceğimi düşünüyorum.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.01 – 11.02.2020

Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    EN ÇOK YORUMLANANLAR
    ARŞİV