Ah, toplumun küçük ölçekli laboratuvarı gibi olan şu yarışmalar!

 

Televizyondaki yarışmalar, toplumun küçük ölçeği gibi. İçimizden birilerinin birbirleri ile etkileşimini bir çırpıda, aynı anda görebiliyoruz onlarda. Gerçi trafik de toplumun bir göstergesi gösterge olmaya da, sanki dikiz aynasından görürcesine, o aynadakileri yalnızca o an, orada olanlar görebilmekte. Yarışmadakileri dünya alem.   

Yarışlar olacak elbet; bilgisinden, kelime oyunundan, ailelerin çekişmesinden, yetenekten, yemekten, temizlikten eğlendiricisine, herkesçe izlensin izlenmesin. İzleyenlerden olmasanız da kanallar arası dolanırken hep es geçilen yarışlarda sıra dışı atışmalı bir görüntüye denk geldiğinizde duraksıyorsunuz. Bir kanala değil, ille bir laboratuvara düşüyor yolunuz çünkü böylesi bir yarışa rastladıysanız. Yarış ortamı öyle bir laboratuvar ki deneyler tüplerde yapılmıyor.  Katalizör var belki. O da para.  

Yarış ister yemek ister temizlik üzerine olsun, katılımcılar aslında gerçek halimizi yarıştıranlar bir anlamda. Salt bu toplumda yoğrulmuş bir gelini, kaynanayı, kolları sıvayıp temizliğe girişmişi seyrederken toplumcak hangi noktadan nereye yol almakta olduğumuzu izliyoruz. Hak konusunda üstüne toz kondurmayanların bakış açıları,  söz konusu kendileri ise başka, başkaları ise bambaşka. İkilem, çifte standart konusunda herkes birinci böyle olunca. İşine geldiğince yaklaşımdan sıtkımız sıyrılsa da bu anlayıştan hiç sıyrılamadığımızı görmek yarışın kendiliğinden oluşturduğu deneyin sonuçlarından biri. Bir yemek masası başına üşüşmüş yarışmacı yakınlarının sanki saç teli ararcasına tabaktakini evirip çevirir, didiklerkenki görüntülerine kızmak, yarışta gizli olanı gözden kaçırmak olur. Görülecek ilk şey aslında bunları öyle bir ciddiyetle yapanları oraya sürükleyen nedenler, koşullar olmalı. Eğer değil ev ıssızda  arsa, sorun çıkarmayacak durumda kim bilir kaçıncı el bir araba alamayacak on belki on beş bin lira için neler yapabilecek olduğumuzu fark edebiliyorsak seyrettiğimiz yarışı eleştirmekten çok onlara teşekkür etmeliyiz, bize bizi gösterdikleri için. 

Evinde gazete kâğıdı üzerinde peynir, ekmek, üzüm mü yer yoksa çorbasından, ara sıcağından, ana yemeğinden tatlısına davet masalarınca masalar mı kurar yahut  öğününde bir kap çorba, makarna olursa bayram mı eder hiç fikrimiz olmayan insanlar katıldıkları yemek yarışmasında yerli yersiz kusur bulucu, gurmeden gurme kesilivermezler mi?  Masadaki çiçekten örtüye dek  burun kıvırarak yarışanlara demediklerini bırakmazken  sıra kendilerine gelince yoğurtlarının dibinin kara olduğunu asla kabullenmez rolündeler. Kendileri en doğrucu, hak sever geçinirken bu sözlerinin turnusol kâğıdının yarış sonundaki puanlama olduğunu hesaba katmazlar ama. Hak konusunda söyledikleri ile yaptıklarının ne denli örtüşür olduğu puanlamada çıkıyor ortaya.

Yarış sonundaki ödül diyelim ki on bin lira. Bir diğer yarışınki de on beş bin.  Ötekinin başka bir şey. Yapılan, söylenen her şey bu tutarı elde etmek için. Yani yarışlar tek ocak başında, yapış yapış yağlı mutfak dolabı temizliği ile sürmüyor. Pek bir ateşli, alevli söz yarışı seyrediyor aslında yarış pistinde. Malum, beslenmeden, barınmadan, sağlıktan her şeye hayat kalitesinin belirleyici ölçütü para. Kendi ayakları üzerinde durabilmenin tek gerçeği, para. Şu sıralar hele! Kanal gezintisinde bu curcunaya denk gelinince o laboratuvardaki işlem sürecini izlemeden olmuyor bu yüzden. Çünkü işlemdeki ham maddeler, toplumumuzu oluşturanlar. Bizler. 

Katılımcılar, yarış öncesi az çok tanıtılıyor izleyenlere. Öykülerini dinlerken gerçekten o paraya gereksinimleri olduğunu anlıyorsunuz. Kimisi belli ki dükkânı artık iş yapamayan küçük esnaf. Kimisinin çocuğu yüklü tedavi gideri isteyen bir hastalığın pençesinde. Kimi tüp bebek yöntemi ile çocuk sahibi olma hayalini bu yarıştan kazanacağı paraya bağlamış. Kimilerinin çocukları var, çocukların dersleri için bilgisayarı yok ama. Onlara bilgisayar, tablet alacak kazanırsa.  Çocuğuna yatak alacak olan da var. Kimi ev almış, kredisinde zorlanıyor. Kimisi dökülen evine banyo yaptıracak. Bu para, büyük para  çocukları uzaktan eğitim alırken evlerinde televizyon yoksa. Banyo perişansa. Ev elden geçmek istiyorsa. O zaman ödül parası o an sıkıntısı çekilen bir yokluğa ilaç gibi gelecek elbet. 

Yarışanların çoğu asgari ücretli, çalışıyorlarsa. Çalışmayanı, işsiz kalmışı gırla gidiyor. Hasta bakan,  ev temizliğine giden var iş bulduklarında.  Bu şartlarda olunca ilaç gibi gelecek o para için ister yarışmacılar ister eşlikçileri yani eşleri, kayınvalideleri -her zaman öyle midirler bilemeyiz- çok başkalaşabiliyorlar.  Yemeklerin ucundan şöyle bir tadıp bulmadık kusur bırakmıyorlar. Elbette temizlik programına katılmış her yarışmacı temizlik hastası derecesinde titiz değil. Ya da Michelin yıldızlı aşçı değil. Şu var ki adım başı bunca pizacı, pideci, dönerci, tatlıcı, kafeler, pastaneler, köfteciler  olunca bu alanda elbette çok büyük bir iş gücü var ve hamur açmasını bilen, eve katkı olsun diye gözleme yapabiliyor öyle bir yerde. Ya da bir apartman katındaki ofisin temizliğinden, çay kahvesinden yemeğine  yapıyor. O zaman da aşçı deniliyor kendisine. Hadi bir inşaat bürosunun mutfağında öğle yemeği yapmasın; ama herkes kendi evinin aşçısıdır en azından. Yetişirken makarnacı ve köfte patates kızartmacı olmuş çocuklar çorba ile büyütülmüştür. Yani evlerde, mutfak tezgâhlarında soğanlar soyulup rendelenmiş, sebzeler yıkanıp doğranmış, tavuklar haşlanmıştır yapanın kendi yoğurt yiyiş tarzıyla. Pişirmek olgusu ille kotarılmıştır.
 
Yarışlara katılan kimi gelinler  mutfakta uz, belli ki akşamları kapıları önündeki çöp torbası dolu. Çünkü yemek yapmak demek yüklü çöp çıkması demektir. Siz bir kereviz yemeği yapın da görün bir. Kerevizin kabukları, havucun kazıntısı, portakal, soğan kabukları, kapya  biberin sapı, çekirdekleri bir küçük poşet tutar. Yanına lahanadan ya da maruldan salata yapsanız içine ekleyeceğiniz maydanozun sapları, şalgamın, turpun kabukları dünya tutar. Bir de kapı önünde ya hiç  çöp olmayan ya da içinde birkaç maden suyu, kola şişesi olan çöp poşetleri görürseniz hiç tanımasanız da o ev halkının en azından beslenme düzenleri, alışkanlıkları üzerine fikriniz oluşur.  Şu da var ki çöp poşetlerinin dolu olması yalnızca elin uzluğuna bağlı değil, cebin doluluğuna bağlı en çok.

Kimi gelinler miksırla bir şeyler çırptığı kâseye hiç bakmaksızın kendisini lafa tutan karşıdakine laf yetiştirirken pek bir hevesli göründükleri yemek programı sunucusu rolünde daha başarılı görülüyor. Andy Warhol’un  “bir gün herkes on beş dakikalığına ünlü olacak” dediğince ekranlarda o an boy göstermenin tadını nasıl da çıkarıyor. Kamera ona dönünce  yarışmacı olduğunu unuttuğundan mı yoksa çocukluktan beri olmak istediği oyunculuğun içinde ukde kalmış olmasının acısını çıkartıyor olmaktan mıdır  bilemeyeceğim, bu yarış sayesinde içindeki sunucu canlanıveriyor. O an yemek yapmakta olan biri telaşı ile değil yarışı askıya alıp, kameraya baka baka sunucu edasına bürünme derdinde gibi.  Oysa pek çoğunun yaptığı yemeği bildiği de yokmuş birkaç gün öncesine kadar. Muhtemelen mahallelerindeki bir lokantanın ya da ayaküstücü aşçısından  sorup öğrenmiş yapılışını.  Buna kurs denebilir mi bilemeyeceğiz, sonunda sertifika olmadığından ancak onlar kurs gördüklerini  söylüyorlar övünerek. Ya tatlı ustasından kebap öğrenmeye kalktı iseler… 

Bazı gelinler aşçılıktan çok uzak olabiliyor. Tavuk doğradığı  ellerini yıkamadan çekmeceleri açabiliyor mesela. Belli ki yarışmaya sırf ödül için katılmış. Bir deneyeyim mantığındaki gelinler yahut temizlikçiler mönülerini, işlerini yetiştiremiyor. Çenebaz kayınvalideler başka gelinlere yaptıkları acımazsız yorumları unutup, gelinlerine verilen puanları az bulunca ağızlarını açıp gözlerini yumuyorlar. Hepsi de diğer mönülerin hafif, kendi gelinlerinin böreği  el açması olduğundan ağır olduğunu söyleyip duruyorlar, yarışın nakaratı olarak.

Haftanın her günü, geri kalan dört yarışmacı yarışmakta olanı eleştirileri ile dövüp, verdikleri puan ile tuş etmek için demediği bırakmıyor. Yani pehlivandan pehlivan yarışmacılar hepten,  tuş etmek konusunda. Ancak tuş edeyim derken mat olanlar da çokça. Kimi gelin kazanırsa ödülü kaynanası ile paylaşacakmış. On beş bin kazanacaklarsa yarı yarıya bölüşecekler yani.  Yedi bin beş yüz lira için yapılan her şey. Değil on bin, on beş bin. Ancak  eğer cebinizde  yedi buçuk lira bile değil, on kuruş yoksa, o zaman on kuruş çok büyük değerdir boş cüzdanlara. İşte o yüzden o ödül öyle bir hırsa bürüyor ki gözleri, korkuyorsunuz. 

Çocuklarına bilgisayar alamadığından, oturulacak hali kalmamış koltuk takımını yenileyemediklerinden, tüp bebek harcamaları için para bulamadıklarından, kredi kartı borcunu ödeyemediklerinden, ekmek kapısı dükkânları kapalı olduğundan gelirleri kesildiği için, işsiz olduklarından ve başka pek çok nedenden ötürü bir umut televizyondaki bir yarışa katılıp kazanabilirse elde edebilecekleri ödüle umut bağlayanların yaptıklarını gördükçe korkuyorsunuz. Yarış boyunca insanları ne hallere düşüren umut diye bel bağlanılanı,  umutsuzluğu, tutarı aman aman olmasa da paranın gücünü görünce korkuyorsunuz. Öyle ki pek de halim selim görünen insanlar ödül olarak kazanılacak para için bunları yapılıyorsa eğer, daha daha büyük tutarları elde etme imkânları olsa neler yaparlardı düşüncesiyle korkuyorsunuz. Yokluk kötü, yokluktan korkuyorsunuz aslında en çok. O korku size Ziya Dedenizden hep işittiğiniz bir sözü hatırlatıyor. “Kötülüğün iki anası vardır; biri yokluk, biri cehalet.” Yokluk, yok olsun istiyorsunuz o an. Böylece kötülüğün analarından biri de yok olacak zira. 

Yarış değil, yarış adı altında ne haldeyizi izlerken toplumun vardığı noktadan kokuyorsunuz. 
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 14 - 20.01.2021
YORUM EKLE