19 Ağustos 2017 Cumartesi

2017 TÜRK DİLİ YILI

15 Haziran 2017, 12:00
2017 TÜRK DİLİ YILI
Nurhayat ÖRENCİK

Dünyada kabul gören bir uygulamayla her yeni yıl, evrensel bir konuyu kutlama vesilesi sayılıyor. Buna göre 2017 yılı da TÜRK DİLİ YILI olarak kabul edilmiştir. Cumhurbaşkanımızın da ifade ettiği üzere bu yılı, dilimizin güzelliklerini ve inceliklerini anarak ve anlatarak geçireceğiz.
İnsanı ve hayatı ilgilendiren hiçbir konu yoktur ki dili ilgilendirmesin. Bilgi, dil aracılığıyla anlatım alanına geçer, yazıyla kalıcılık kazanır. Bilgi birikimi; çağdan çağa, kuşaktan kuşağa dil aracılığıyla aktarılır.
Kişi; duygu, düşünce ve hayal evrenini dille geliştirip zenginleştirir. Hayatı kolaylaştırıp güzelleştirme sürecinde en büyük pay dilindir. İnsan ilişkilerini düzenleyen kurallar, dil aracılığıyla ifade edilir. Töreyi, yasayı, ahlâkı, dini, felsefeyi…oluşturan, anlatıp aktaran dildir. Heideger, “Dil düşüncenin evidir.”der. Düşünce dilde barınır, korunur, gelişir, zenginleşir. Dil, düşünceyi gereği gibi ortaya koyamazsa iletişim sağlanamaz, toplumsal kurallar gereği gibi anlatılamaz. Uzlaşmaya büyük ölçüde gerek duyulan günümüz dünyasında; bireyden millete, milletten evrensel uzlaşma alanlarına sağlıklı iletişim, ancak sağlam bir dil eğitimi ile mümkün olabilir.
Diller milletlerin en aziz, en tılsımlı, en kıymetli servetleridir. Dillerin bir ses güzelliği ile dalgalanıp bir duyurma, anlatma, inandırma gücüne ulaşmaları, kısa zamanda olmamıştır.  Bir tarih boyunca ordu insanları, savaş meydanlarından geçirerek zafere, gâzi veya şehit olmaya koşturan cihangirler, büyük başarılarını birçok da, savaşçılara duyurabildikleri hitabet dilinin büyüleyici güzelliğiyle kazandılar. Bu konuda tarihimizle övünebiliriz. Tarihimiz, dilin inceliklerini bilen şahsiyetlerle doludur.
Bizim tarihimizde: “Bu denizler, bu ırmaklar bize yetmez! Daha deniz, daha ırmak istiyoruz! Yurdumuzu öylesine büyütelim ki gök kubbesi ona çadır, güneş de bayrak olsun!”diyen Oğuz Han; yine böyle bir hitabeyle, kendisine isyan etmiş bir orduya Çaldıran gibi zafer kazandıran Yavuz Sultan Selim ve daha nice cihangirler, bu tarihî zaferlerini, birçok da kütlelere ‘söz söyleyiş’lerindeki inandırıcı lisana borçludurlar. 
Atatürk’ün askerî yönünü ya da devlet idaresindeki üstün kabiliyeti hepimizce malumdur. Atatürk’ün başarılarının ardında dili çok iyi kullanması vardır. Çanakkale’deki şu meşhur emrini hepimiz biliriz:
“Ben size savaşmanızı değil, ölmenizi emrediyorum!” 
Yine Çanakkale’de kurşunu bittiği için geri çekilen askerlere; “Kurşununuz bittiyse süngünüz de mi yok? Süngü tak!..” sözleri bir harbin kaderini değiştirmiştir. 
Dillerin, milletlerin tarihine, tarihî kaderine ve yaşadıkları mecralara göre, bizzat tarih eliyle yapılmış bir sınıflanışı vardır.
Buna göre, bazı diller, kültür ve edebiyat dili olarak başka dillere boyun eğmiş, hatta zamanla başka dil olmuş lisanlardır. Bazıları ise başka lisanlardan faydalanmaya bile güçleri yetmeyen, küçük millet, kavim ve kabile dilleridir. Böyle diller, umumiyetle bir vatanda, hatta küçük bir vatanda işlenirler.
Bir kısım diller de vardır ki yalnız bir vatanda değil, birçok vatanlarda devlet kurmuş, hâkimiyet kurmuş büyük milletlerin dilidir. 
Bu diller pek tabii olarak, medeniyet ve hâkimiyet götürdükleri ülkelerin dillerinden derlenmiş kelimelerle de zenginleşmiş, ‘büyük diller’dir. Bu dillere İMPARATORLUK DİLLERİ denir.
Dünya üzerine konuşulan dillerden İmparatorluk dilleri; Latince, Arapça, İngilizce ve Türkçe’dir. Bu diller bütün dünya dillerine etki etmiş; aynı zamanda o dillerden etkilenmiş ve bu etkileşmeyi gayet doğal olarak benimsemiş dillerdir. 
Türk milleti, Asya kıtasında başka milletleri, bir devlet ve iktidar olarak, idare vazifesi almıştı. Bu vazifeyi şiddetle benimsemiş ve bütün ömrünce yapmıştı. 
Türk dilini anlamak için, yalnız bu noktaya dikkat etmek kâfîdir. Çünkü eski Türkler, bütün eski Türk kaynaklarında ısrarla belirtildiği gibi yeryüzüne böyle bir vazifeyle geldiklerine inanıyor ve bu vazifeyi, kendilerine Tanrı’nın bir emri bilerek yapıyorlardı. Bir misal olarak, Divan-ı Lûgâti’t-Türk yazarı ve büyük dil âlimi Kâşgarlı Mahmud, bu mühim eserinde bu noktaya uğurlu parmak koyar, bu tarihî hakikati belirtmeye lüzum görerek der ki:
“Gördüm ki yüce Tanrı, devlet güneşini Türklerin burçlarından doğurmuş. Onlara Türk adını kendisi vermiş; onları yeryüzünün hâkânı kılmış ve cihan halkının dizginlerini onların ellerine bırakmış.”
İşte Türkçeyi anlayış, Türk tarihine olduğu kadar, Türk diline de böyle cümlelerin ışığı altında bakabilmekle mümkündür. Türkçenin büyük bir millet dili, bir imparatorluk dili olduğunu böylece bilmek ve anlamak lâzımdır. Kendilerini nizam-ı âlem için yaratılmış bilen Türkler, önce Asya topraklarında, daha sonra Afrika ve Avrupa’da asırlarca at koşturmuş, darda kalanın hâmisi kesilmiş, sıkıntıları bertaraf etmiştir.
Ruşen Eşref Ünaydın, Hatıralar adlı eserinde Türkçe hakkında şunları söyler:

“Türkçe; buyrukların dili, yurt, yapı kuranların dili, ülkeler gibi denizleri de şanla aşmışların dili, toprağı işleyenlerin dili, beyinleri uyandıranların dili; sevgilerin dili, sızıların dili…
Türkçe; analarımızın dili, ana-dil, diller güzeli… Yerine göre kılıçtan keskin, çelikten sert, kayadan sarp,  boradan hızlı, bürümcükten ince, kelebekten uçucu, çiçekten renkli, altından parlak, sudan duru Türkçe…
Coşkunların hızını, dertlilerin iç sızısını, delikanlıların inancını, babaların öğütlerini, anaların yumuşak yürekliliğini, kızgınların öfkesini, kırgınların iniltisini, şenlerin şakasını, göklerin ıraklığını, suların canlılığını, ay ışıklarının oynaklığını, güneş parıltısının keskinliğini, iç yaşayışımızı da dış yaşayışlarımız gibi her dilden duygulu anlatan Türkçe. Bize hayatı anlatan Türkçe…
Bizi birbirimizle anlaştıran, dünya milletleri içinde bize de şanlı ve belli bir varlık veren Türkçe…
Ey bizden daha genç olanlar! Bu dille sizler, ne mutlu, bizlerden çok güzel konuşacaksınız.”
Mehmet Kaplan, Büyük Türkiye Rüyası adlı eserinde dil hakkında şunları söyler.
“Dilin insan hayatındaki başlıca rolü, bilgiyi başkalarına nakletmek, böylece bir anlaşmaya varmaktır. Çocuk öğrendiği itiyadlar ve dil sayesinde ailesinin bir uzvu haline gelir. Okulda, sokakta öğrendiği kelimeler ve bilgileriyle aile çevresini aşarak geniş kültür ve cemiyet hayatının içine girer. 
Dil sayesinde bir milletin yüzyıllar boyunca edindiği bilgi nesilden nesle aktarılır.  Konuşma dili, tâbirleri, atasözleri, nükteleri, teşbih ve istiareleri ile şifâhî bir kültür hazinesidir. Yazı dili ve onun mahsulü olan kitap ise şifâhî kültürden çok daha zengin ve emin bir kaynaktır. Kitap okuyanın bilgisi kadar konuşması da başka türlü olur. Kitap okuyanlar kitaptan hayata bir çok kelime naklederler. 
Her kelime maddî ve manevî, somut veya soyut belirgin bir şey gösterdiğine göre, çok kelime bilenin çok şey bilmesi doğaldır. Çok şey bilmek ise insan hayatında üstünlük sağlar.
Çevremizde bulunan her malzeme, ancak ustasının elinde değer kazanır. Bir yağlı boya fırçasını ressam kullanınca ortaya harika tablolar çıkar. Bir müzik aleti, müzisyenin elindeyken en güzel nağmelerle coşabilir. Hiçbir işe yaramayan mermer parçası, heykeltıraşın elinde, asırlara meydan okuyan sanat şaheseri haline dönüşüverir. 
Demek ki her araç, işten anlayanların elinde bir güzellik kazanıyor. Dil de bir araçtır. Güzel yapılmış bir tablo nasıl herkesi büyülüyorsa güzel kullanılan dil de insanları aynı şekilde etkiler. Atalarımız, “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır.”derken dilin inceliklerinden sadece bir yönüne, ses tonu ile konu arasındaki uyuma dikkat çekmişlerdir.
Türkçenin kültür dili İstanbul ağzı olarak belirlenmiştir. Bütün bilim ve sanat eserlerimiz bu ağızla yazılagelmiştir. Ünlü düşünür Ziya Gökalp:
Güzel dil Türkçe bize
Başka dil gece bize
İstanbul konuşması
En saf, en ince bize
Diyerek İstanbul ağzına değinmektedir.
Yahya Kemal dilimizin değerini anlatmak için,”Türkçe ağzımda annemin sütüdür.” Der.
Hâlid Ziya Uşaklıgil Birinci Türk Dili Kurultayı’nda demiştir ki:

“Ben, Türkçenin ezelî bir âşıkıyım. Hepimiz öyle değil miyiz? Ben, Türkçeyi, muhtelif devirlerinde, muhtelif elbiselerle, muhtelif şekillerde gördüm ve sevgilimi o libaslar altında, kendi cevherinde sevdim. 
Ben eski Bâbıâli kâtiplerinden işittiğim süslü dili sevdiğim gibi, Aksaray’da karpuz sergisinde müşteri ayartmak için çığırtkanlık eden Türk delikanlısının türlü zarâfetlerle dolu Türkçesini de sevdim.
Ben Dîvan Edebiyatı’nın gazelleriyle mest oldum. Fakat sevgili İzmir’imin, İki Çeşmeli kızının incir işlerken söylediği türkü ile de mest oldum. 
Ben o sevgiliyi, atlas şalvarıyla, başının üzerinde altın işlenmiş takkesiyle gördüm.
Ben onu perişan gönüllü şairin:
 
O gül-endâm bir al şâle bürünsün yürüsün
Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün

Beytinde olduğu gibi, bir al şala sarınıp yürüdüğünü görerek de sevdim.
Başında hotozu, belinde kuşağı, sadef kakılı serîri üzerine uzanmış; yahut Sa’dâbâd’da, Göksu’da seyrâna çıkmış haliyle de gördüm, yine sevdim.
Fakat tabiatta her şey tekâmülden, inkılâptan ibaret olduğu için her devrin zevki de aynı olmuyor. 
Ben son devrin, İpekiş’in kelebek kanadı kadar ince, zarif, dört metrelik kumaşıyla giyinmiş, başında küçücük beresiyle, bir rüzgâr gibi, kaldırımlar üzerinde seke seke yürüyen ve rüzgâr mı onu götürüyor; o mu rüzgârı sürüklüyor, diye, insanı şüpheye düşüren hâliyle de Türkçeyi gördüm ve sevdim.”
Biz de Türkçeyi böyle görmeli, duymalı, hissetmeli ve bunca sevmeliyiz. Asırların imbiğinden geçerek en güzel hali almış olan dilimizi Yahya Kemal gibi, Reşat Nuri gibi, Ziya Gökalp ve daha nice şair ve yazarımız gibi görmeli ve sevmeliyiz. Bu imparatorluk diliyle, bu hârikulâde dille, nice güzel, nice ölmez eserler vücuda getirmeliyiz. 

Karamanoğlu Mehmet Bey, millet olarak yaşamanın ilk şartı olarak, dil birliğinin sağlanması gerektiğine inanıyordu. O dönemde Selçuklular, edebî dil olarak Farsçayı, devlet işlerinde ise Arapça’yı kullanıyorlardı. Halk ise bu iki dilin dışında, kendi öz dili olan Türkçeyi kullanmayı sürdürüyordu. Bunu gören Karamanoğlu Mehmet Bet, şu meşhur fermanı bundan tam 740 yıl önce okutmuş ve uygulamıştır:
Bugünden sonra divanda, dergâhta, bârgâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır!

Türk Dili âşıkı, Divan-ı Lügâti’t-Türk yazarı Kâşgarlı Mahmud, bundan bin yıl evvel, hem de Bağdat’ta, Türk Dili için şunları söylüyordu:
“Türk dilini öğreniniz! Çünkü Türklerin uzun sürecek saltanatları olacaktır!”
Onun dediği oldu.
Fakat söylediği sözlerin hakikati bitmedi.
Çünkü bu söz bugün için de doğrudur ve şöyle bir değişiklikle, bugün de söylenebilir:
Türk dilini seviniz! Çünkü Türklerin en az geçmişleri kadar büyük geleceği olacak ve bu gelecek, o geçmişe dayanacaktır.

                                                          H. NURHAYAT ÖRENCİK
                                 ZEYTİNBURNU KIZ ANADOLU İMAM-HATİP LİSESİ
                                                          EDEBİYAT ÖĞRETMENİ

Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
    HAVA DURUMU
    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
    ARŞİV